OFİS İŞÇİLERİ İÇİN ALTERNATİF KARİYER, E.I, 2009, Birgün

İşin kariyer hikâyelerine dönüşmesi çok olmadı. Kariyer siteleri bize akıl veriyor; “görüşmelerde paradan bahsetme”, “ilk aşamada önemli olan tecrübe edinmek” vs. Koca şirketler karşısında bireyler sanki eşit muhattaplarmış gibi ele alınıyor. Başarı hikâyeleri güven, tecrübe, yükselme gibi süslü kelimelerle donatılırken, şirketler “outdoor” etkinlikleri ile çalışanlar arası kaynaşmayı sağlayıp “biz bir aileyiz” söylemini pek de inandırıcı olmayan bir şekilde kuruyorlar.

Yöneticilerimiz “baba ya da anne” oluyor ve tüm kontrol mekanizmalarını itirazla karşılaşmadan uyguluyor. Ne zaman aile fotoğrafı gibi çektirilen şirket fotoğraflarına baksam aklıma aynı sorular gelir. Her bireye acaba akıllarından ne geçiriyorlar, bu mutluluk tablosuna ne kadar inanıyorlar anlamak için tek tek bakarım. İşyerlerine döşenen kameralardan, en küçük birimine kadar kayıt altında tutulan zamandan, takip edilen telefon ve internet kullanımından, karşılıksız mesailerden, sürekli artırılan hedeflerle ağzınla kuş tutsan yaranamayacak ruh haline sokulmandan, 40 yaşından sonra yaşlısın diye işe alınmamandan, işe girerken imzalatılan boş kâğıtlardan, iş için kendini yenilemenin beklendiğinden ama bunu yapmak için ne para ne zaman verilmesinden, çalışanların birbirine hafiye edilmesinden pek bahsedilmez. Senin “güvenilir” olman beklenir ama şirket sana güvenmez. Çalışanın güvenilir olması bildiğimiz anlamda bir güven değildir. Burada güvenilir olan şirketin çıkarlarını her şeyin üzerinde tutacak insandır.

Büyük firmalara iş başvurusunda bulunurken “sigortanı ilk günden itibaren yatırırlar, maaşta gecikmezler, eğitim olanakları vardır, daha yetişkin gibi davranırlar” diye düşünürken özellikle kriz dönemlerinde hem küçüğünün hem büyüğünün enformel çalışma biçimlerini dayatmak için durumdan istifade ettiğini tecrübe ettik. Özellikle 80 sonrası dışa açılan ticaretin yarattığı rekabet ortamı ile ortaya çıkan rasyonalizasyon süreçleri ile işin yoğunlaştırılmasına, eskiden kayıp olarak tanımlanmayan zamanların bile kayıp olarak tanımlanmasına başlanmıştır. Amaç işverenin iş üzerindeki kontrolü çalışandan tamamen alıp çalışanı sorun çıkarmayan bir ele indirgemektir.

Pazara bağımlı kılınan insanın, insan değil çalışan olması beklenir. Almanya’da Gustav Heinamann Türk işçileri için “biz işçi bekliyorduk, insan geldi” diyerek en net tespiti yapmıştı. Hele bir de sendika gibi nedenlerle bir araya gelirlerse sadece makine olmadıklarını gösteren bu insanlar daha fazla korku yaratırlar. İnsanlık konusunda ısrar karla gözü dönmüşlerde tiksinti yaratır, bunu küstahlık olarak görür, en sert şekilde cezalandırılmasını bu yolla kalanların da terbiye edilmesini şart koşar.

Nihai amacın işlerin düzgün yürümesi değil kar oranının artırılması olduğundan verimlilik ve performans adına yapılanlar işin yoğunlaştırılmasını getirir. İşin tanımlanamayacak kısmı görünmez kılınmaktadır, belirsizlikler işin parçası olduğu halde yedi saatlik tanımlı kısmın yedi saatte yapılması beklenir ve yetiştirilemezse fazla mesai beklentisi ile “beceremediğin işi bitir” muamelesi yapılır. Performans sisteminin iddiası kontrol dışı zamanı azaltmaktır. Sonucu ise çalışanların “sistem çalışmayanları ortaya çıkaracaktır, bu da demektir ki çalışmayan birileri var ve onları bulmalıyız. Senden beklenen 7 saati tamamen doldurduğunu kanıtlayamazsan bu çalışmıyorsun demektir” şeklinde düşünmesidir. Bu algı yöneticiler için şikayet edilecek bir durum değildir. Çalışma zamanı içinde şimdiye kadar kayıp zaman olarak görülmeyen, öğle yemeği zamanını biraz aşmak, kendi yerinde ya da başka yerde ofisi arkadaşı ile sohbet gibi aktif iş zamanı olmayan eylemler şimdi aylaklığın işaretleri olmuştur ve marjinalize edilmiştir. Kimse işini kaybetmemek için tabii ki aylak olarak tanımlanmak istemez. Bu yoğunlaştırma eğitimle, piyasanın dilinin her yeri kaplaması ile meşruiyet bulur.

Biz ofis çalışanları kendimizi sürekli yetersiz hissediyoruz, rol yapıyoruz, iş ve dış dünya arasında yüksek duvarlar koyuyoruz, hep gelecekte başka ve gerçek bir hayatın hayalini kurup bugünü geçici görüyoruz, kontrol mekanizmalarını teşhir edemiyoruz, çünkü küçük düşmemek için paylaşamıyoruz. İşin kendisi yerine neden adapte olamadığımız sorgulanıyor. İşte profesyonel, hayatta aciz oluyoruz ve büyük firmanın toplumsal itibarından kendimize pay biçip kendi değerimizi azaltıyoruz. Burası bize düşen kısmı.

Sonuç olarak “çalışan hakları”nın “işveren neden bizim kötülüğümüzü istesin ki?” sulandırması içinde eriyerek gitmesinin zemini inşa ediliyor. Bu durum ise sendikadan yana olan çalışanları “imtiyazlarını hak gören ve kaybetmek istemeyen” insanlar konumuna yerleştirmekte, bırakın talep etmeyi var olan durumu korumak için bile sürekli bir savunma durumunda bırakmaktadır.

Şimdi anlamamız gereken sadece kendimize ait sandığımız deneyimlerimizin pazara bağımlı kılınmış insanın deneyimleri olduğunu görmek ve yapmamız gereken itirazlarımızı “insanlarca paylaşılan bir mücadele anlatısına ve dolaysıyla ortak bir kadere” dönüştürmektir. Çünkü elinden bir çok çalışan geçmiş firmalar ve onların “bu işlerde” uzman yöneticileri çalışanla mücadele konusunda yarattıkları birikimi çoktan uzmanlık haline getirmişlerdir. Bireysel hikaye olarak anlattıklarımız aslında “bizim” hikayemizdir. Sadece “iş gören el” olarak görülmemek için bu ortak anlatıya ihtiyacımız var.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s