PLAZANIN PENCERESİNDEN GÖRÜNEN DÜNYA, Necdet Şen

plazadaOtobanda yapılan gidiş dönüş 70-80 kilometreden sonra, kentten yalıtılmış bir arazinin orta yerinde sıkı güvenlik önlemlerinin, istinat duvarlarının, lastik yırtan bıçakların, eli otomatik silahlı periferi rambolarının barajını aşarak ulaşırsınız plaza binasının giriş kapısına.

Öyle bir paranoya ve öyle bir ezici kast sistemi yönetir ki plazanın manevi protokolünü, sadece sizin değil, otomobilinizin de yaka kartı olmak zorundadır.

O yaka kartını torpidonun üzerine, dışarıdan arabanıza suçlarcasına bakan kapı görevlilerinin görebileceği bir şekilde koymanız gerekir.

Eğer arabanızın markası yeterince gösterişli değilse, ayaklarınızda boyalı siyah pabuçlar yerine çamurlu yürüyüş botları varsa, kravatlı değil de (örneğin) tişörtlü, montlu iseniz, kasım kasım kasılmıyor da normal insan gibi davranıyorsanız, aynı koridoru, bitişik odayı ve yapışık sütunları paylaştığınız kalem erbabının karşısında neredeyse hazırola geçen kapı kâhyası, size terörist muamelesi çekebilir.

Binanın kapısında da haddinizi bilmek ve ecirlerin kapısından girmek zorundasınız, eğer kast sisteminin size bahşettiği “ayrıcalığı” kullanmayı onurunuzla bağdaştıramıyorsanız.
O andan itibaren danışmadaki memureden kapının yanında bekleyen silahlı korumaya ve getir-götürcüden zırcahil sekreter haspaya kadar tüm ara katmanlar tarafından “saygı gösterilmeyecekler” kategorisine dahil edilirsiniz.

Birçoğu birbiriyle dargın ya da ihtilâflıdır plaza ahalisinin, yine de aynı mekânlarda sırt sırta oturarak çalışırlar.

Anormal yüksek tavanları, her biri neredeyse asgari ücret fiyatında granit yer karoları, her adımınızda (belki işerken bile) sizi gözetleyen güvenlik kameraları, füme camlar, lüks asansörler, ama en utanç vericisi, bilmem nerenizle iterek içinden geçmek zorunda olduğunuz aşağılayıcı turnikeler, her metrekaresinde aslında kavruk bir kasabadan geldiğini ve burjuvalaşmadan kompradorlaştığını unutturmaya çalışan bir para babasının ve gecekonduda büyüdüğünü unutmaya çalışan bir emekli sosyoloğun sınıf atlama tutkularını yansıtan post modern bir saray bozuntusunun karnına doğru çekildiğinizi, paranın hükümranlığı tarafından yutulduğunuzu, canavarın midesine doğru kaymakta olduğunuzu hissedersiniz.

O binalar ki, gazeteden başka her şeye benzer. Asansörde karşılaştığınız insanlarla göz teması kurmamaya özen göstererek kendi katınıza çıkmak sizi geriyorsa, merdivenlere yönelirsiniz. Üst katlara çıkmak için sizden başka merdiven kullanan olmayacağı için, tırmanma süresince yalnızca inen insanlarla karşılaşacaksınız demektir. Onlar sizden siz onlardan gözlerinizi kaçırırsınız.
Enerjiniz şimdiden bitmiştir.

Sizi yutan binaya meydan okumayı düşünemezsiniz bile. Pencerelerinden baktığınızda karşıdaki yoksul semtleri, fabrikaları ve hava alanına doğru inişe gökyüzüne doğru kalkışa geçmiş uçakları görürsünüz.

Camları açılmaz plaza binalarının, pencerelerinde ağaç, çiçek, kuş, insan görüntüsü yoktur.
Ayaklarınızın altında bir yerlerde, kesilmiş fabrika halısının ortasında ızgaralar ve o ızgaralardan yukarı püskürtülen yapay hava vardır; alt kattakilerin kıçlarının fosforunu, miadı dolmuş nefeslerden artakalan karbon dioksit fazlasını, üst kattakilerin saç kepeklerini, yan taraftakilerin nezlesini, koridorlarda içilen sigaraların dumanını evirip çevirip yine size üfleyen merkezi havalandırma sistemi, ucuza gelsin diye, aynı kirli havanın içine bir lokma da temiz hava katarak tekrar tekrar püskürtür odanıza; nefes alasınız gelmez, yenilenemezsiniz.

İç mekânlarda sigara içmek yasaklandığı için koridorlarda pinekler tiryakiler.
Medeniyetten, insan sevgisinden değil, elektronik aygıtlar zarar görmesin diye tabii ki. Tıpkı tüm o güvenlik önlemleri gibi. İnsanlar kolayca gözden çıkarılabilir; patronun servetidir aslında o güvenlik çemberlerinin içine hapsedilen.

Bina, sonradan görmeliğin yarattığı ezikliği ve köksüzlük duygusunu telâfi etmek için olsa gerek, her ne kadar gazete binası olarak kullanılır-mış gibigörünse de, aslında yılın belli günlerinde devlet ricalinin ya da reklam verenlerin ağırlandığı şaşaalı kokteyllere mekân oluştursun diye alabildiğine cafcaflı, alabildiğine kasıntı, alabildiğine üstüne para sıvanmış, (içinde fikir ve bilgi üretmesi gereken insanların kişiliğini ezsin diye mi bilinmez) alabildiğine lüks ve boşluklarla, engellerle, korkutucu koridorlarla doludur.

Ne kadar özgüven sahibi olursanız olun, o tarz binaların koridorlarında dolanan sinsi bir fısıltı ense kökünüzde yapışıktır hep:
“Sen bir hiçsin, bir gölgesin yalnızca; ilk tensikatta kapının önüne konacak olanlardan birisin; bir gün turnikelerde takılacaklardan, içeri giremeyeceklerden birisin; ayaklarının çamurlarıyla kirletme benim pahalı granit yer karolarımı; kaybol ortalıktan!”

Öğlenleri tavanından yapma çiçekler, plastik papağanlar sarkan yemekhanede, “ayrıcalıklı” olmayı içine sindirebilenlerin önünden geçerek kuyruğa girer, her an herhangi bir taraftan gelecek bir ayıplanma ya da azara maruz kalmaktan ödün koparak krom tabağını uzatırsın kepçeli adama.
Bitişiğindeki odayı paylaşan “fikir insanı” senin gibi kuyruğa girmez, kasım kasım kasılarak geçer önünden, gider ayrıcalıklılar bölümündeki masaya kurulur ve diğerlerinden esirgenen özel menünün masasına getirilmesini bekler.

Belki de karşı tepelerdeki gecekondudan ya da elektriği kesik izbe bir evden gelen düşük ücretli emekçilerle, füme camlı zırhlı, şoförlü otolarla işe gidip gelen astronomik maaşlı plaza aristokrasisi koridorlarda göz göze bakışmadan geçip gider birbirinin yanından.

Binaya girmeden önce maruz kalınan güvenlik ağları, gözetleme sistemi, barikatlar, tekerlek deşen bıçaklar, silahlı rambolar yetmez, bina içinde de adım başı herkese açılmayan elektronik barikatlar, şifreli camlı kapılar, yasak levhaları, sert uyarılar, kimlik kontrolleri, metal dedektörleri keser yolunuzu. Plaza içinde elinizi kolunuzu sallayarak dolaşamazsınız.

Herkesi ve her şeyi eleştirmeyi en doğal hakkı olarak gören kudret sarhoşu plaza gazetecisi, yazarı ve çizeri, kendisine maaş ödeyen, arada bir sırtını şaplaklayıp “nassın bakalım?” diye soran patronu ve onun bu utanç verici sarayını asla sorgulayamaz.

Korku dağları bekler plaza binalarında; düşük maaşlı emekçi ilk toplu işten çıkarmada kapının önüne konmaktan, astronomik maaşlı medya mefistosu da koltuğunu daha hırslı bir mefisto adayına kaptırmaktan korkar.

Yetenekli ve gelecek vaad eden gençler herkesten evvel elenenlerdir plaza binalarında; daha ilk günden başlayarak karşılarında kararlı bir çapsızlar koalisyonu bulur, ne olduğunu, neden dışlandığını bile anlayamadan dışarıda bulurlar kendilerini.

Gergedanlaşmakla un ufak olmak arasında seçim yapmaya zorlar plaza binaları kapısından içeriye adım atan herkesi. Yüksek maaşlarla satın alınmış ve gideceği başka durak kalmamış fason kalem efendileri patron hesabına kelle koparırlar.

Bunu yapmayanların pek fazla iş güvencesi olduğu söylenemez. Topun ağzındadır kararsızlık gösteren. Kifayetsiz muhterislerin bir bir depara kalkıp sağından solundan geçtiğini görür. Koridorlarda onlarla selâmlaşmak, en çok da onlara karşı kıçını kollamak durumundadır.
Bordrolarda görünen maaşıyla cebine giren para arasında karlı dağlar kadar fark vardır plaza gazetecisinin. Orada işler öyle yürür.

Plazanın penceresinden dışarıya bakarken, plaza gazetecisi, kendi derin korkularını, güvencesizliğini, teslim olmuşluğunu düşünür. Diğerleri gibi unutulmuş, işsiz, peş parasız kalmakla, o anki astronomik maaşlı kral hayatı arasındaki tüm ara tonların silinişini, kendi gençliğinin medya starlarının bir bir buruşturulup kapının önüne konuşunu görmüştür. Ve aynı şeyin bir gün kendi başına da geleceğini, artık zenginlikle yoksulluğun, içerisiyle dışarısının arasındaki sınırın zar gibi ince ve plaza lordunun iki dudağının arasında olduğunu bal gibi bilmektedir.

Ne mesleki birikimi, ne şöhreti, ne karizması, hatta ne de o güne kadarki köpekçe itaati, ona aynı odayı yarın da işgal edeceği, aynı dolgun ücreti yarın da alacağı konusunda kendini rahat hissetme lüksünü tanımaz.

Bilir ki, ertesi gün o turnikeleri orasıyla iterek geçmeyi denediği an, turnike mıh gibi direnip inatla kımıldamayabilir. Bilir ki, turnikenin kımıldamadığını gören eli silahlı muhafız, gözlerindeki birikmiş kıskançlık ve nefretin pırıltısıyla, “işten kovulduğunu ve binayı terketmesi gerektiğini” tebliğ edebilir.
Bilgisayarının başına geçtiğinde ya da resim kartonunu önüne koyduğunda gözetmek zorunda olduğu dengelerin çokluğu elini kolunu bağlar, parmaklarını ağırlaştırır. Çok şey fısıldaşılır kapalı kapılar ardında, o çok azını yazıp çizebilir.

Meslek etiği değildir her zaman bunun nedeni, bazen de malum mıntıkanın korkusu engeller bildiklerini kaleme almayı.

Ben “bazen” diyeyim, sen “çoğu zaman” hatta “her zaman” anla. Sıkıldığında, için daraldığında sokaklara atamazsın kendini; o lüks ve şaşaanın iki adım ötesi çamur çorak, sanayi mahallesi, grosmarket silsilesi, vesaire; otobanda yürüyecek halin yok ya; zaten yürümek ayıp kaçar oralarda, araban yok sanırlar. Kilometrelerce uzaktadır en yakın kahvehane. Oralarda pek köfteci dükkanı da bulunmaz.

Çevresi olmayan kuşatılmış bir esir kampında çalışır plaza gazetecisi. Komşusu, ahbabı, parkı, çay bahçesi, kırtasiyecisi, balıkçısı, bakkalı, ortak bir meyhanesi yoktur. Toplumsal hayatla arasına koyduğu mesafenin hem sebebi hikmeti hem de sonucudur gazetelerin İkitelli denen kuş uçmaz kervan geçmez semte taşınmış olması.

Akşam olunca, dizi dizi otomobiller çıkar plazanın kapısından, otobandaki trafik selinin içine karışır. Her biri farklı adreslere dağılırlar. Her otomobilin direksiyonunda ya da arka koltuğunda bir yorgun insan, kaçarcasına uzaklaşır işyerinden.

Cep telefonları zırıldayıp durur gün boyunca, ziyan olan bir hayatın ardısıra seğirtir durur, yetişemez plaza gazetecisi. Yorgun ve yalnızdır, gününü kurtarmaya çalışmaktadır.

Hızla dönen bir çarkın içinde savrulup dururken, belli mi olur, belki Babıali günlerini anımsar bazen. Yirmili, otuzlu yaşlarını düşünür. Yaşlandığı için yılkıya ayrılan eski ustaları, yol arkadaşları, artık görüşmediği, “yok” dedirttiği “tutunamamış” ahbapları gelir aklına, korkusu daha da artar. Boyanmış saçlarının yanında kusur gibi duran beyaz favorileri, göz altlarındaki torbacıklar, makyajla kapatamadığı kırışıklıklar ele verir yine de yaşını. Pop starı gibi genç görünmeye çabalar.
Onca yıllık bıyık sakal kesilir, kırlaşan dökülen saçlar kabak kafa modasına uyarak kamufle edilmeye çalışılır.

Plaza binalarının penceresinden baktığında, muhtemelen içeriyi loşlaştıran füme camdaki kendi yansımasını görür plaza gazetecisi ve pencerenin dışındaki ürkütücü yoksulluğu. Ne kendinden hoşnuttur, ne de bir umut besler geleceğe ilişkin. En çok da yoksulluktan ve yoksullardan korkar.
İstihbarat örgütleri, kudret simsarları, holding patronları, devlet ricali, generaller, silah lobileri, borsa spekülatörleri, bakanlar, batık bankalar, yurt dışına kaçmış karanlık kişiler, mafya babaları, metresler, metresten dönme köşe yazarları, yalakalar, ispiyoncular, suç ortakları, hempalar bir telefon mesafesindedir plaza gazetecisine; yoksul çoğunluk ise okyanus aşırı bir düşman kadar uzak ve tehditkâr.

En son görmek istediği, kendi halkıdır onun; sokağın gerçeğini ne bilmek ister, ne de tartışmak; plaza gazetecisi kalemini satalı çook uzun zaman olmuştur. O kara para yüklü gemiyle birlikte batacağını çok iyi bilse de inecek cesareti kendinde bulamaz.

Kötü bir insan değildir aslında plaza gazetecisi, kurnazlıkla ahmaklığın ilginç bir karışımı, frenleri boşalmış bir kamyondan atlayacak refleksi gösterememiş, donup kalmış korkak ve çapsız bir kişidir olsa olsa. Bütün o paralar-pullar, yalılar-köşkler, bakan-patron-general sofrasından ziftlenmeler, o lüks o ihtişam, bu acıklı yazgının diyeti olarak algılanmalıdır.

Onlara kızarak harcadığınız enerjinizi ne kadar şanslı insanlar olduğunuza sevinerek çoğaltın derdim işsiz gazeteci arkadaşlarıma beni dinleyeceklerini bilsem. Çürümenin tam ortasında olmadığınız için sevinin derdim.

Ve “nasıl para kazanırım?” diye düşündüğünüz kadar, “nasıl masraflarımı kısarım, telkin edilmiş yapay harcama kalemlerinin beni ve kalemimi köleleştirmesinin önüne nasıl geçerim?” diye düşünmeyi öğrenin, derdim.

Böyle bir dönemde plazaların dışında kalmak, aslında gazeteci kalmak anlamına geliyor derdim onlar
Necdet Şen, 9 Ekim 2001, bu yazı http://www.derkenar.com/necdetsen/plazanin-penceresinden-gorunen-dunya   sitesinden alınmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s