MAVİLEŞEN BEYAZ YAKALAR, Birikim, Tanıl Bora

Tanil_BoraTanıl Bora’nın Birikim Dergisi için bizimle yaptığı söyleşi;

Önce nasıl başladığınızı anlatmanı isteyeceğim.
Bu platform aslında 2008 şubat ayında, IBM çalışanlarının sendikalaşma sürecinde çıktı. Yapı Kredi Plaza’nın önündeki eylemlerle başlamıştı, “plaza eylemcileri” ismi oradan geliyor. Ondan sonra ATV-Sabah grevine destek verdik, oradaki arkadaşlarla bir araya geldik. Ondan sonra, yavaş yavaş şekillendi. Bizim Plaza Eylem Platformu’nu kuran IBM çalışanları daha sonra bir dernek kurdular, BİTDER, Bilişim Emekçileri Derneği, başka bir yoldan devam ediyorlar çalışmalarına. Onlarla da birlikte çalışıyoruz. Aynı zamanda çağrı merkezi derneğiyle birlikte, omuz omuza çalışıyoruz. Burada bizim amacımız beyaz yakalı çalışanlarına, yani işçi sınıfının görece aristokrat kesimine, daha doğrusu öyle görünen kesimine, aslında çok da aristokrat falan bir konumda olmadıklarını göstermek ve sendikalaşma bilincini biraz verebilmekti. Aslında bizim amacımız sendika filan kurmak değil. Biz sendikayla çalışanlar arasında köprü olmayı istiyoruz. Çünkü görüyoruz ki varolan sendikalar tabana gidemiyorlar, o kanalları tıkanmış durumda. Tabana inecek esneklikte değiller. Farklı bir bürokratik yapıları var. Biz bir koridor oluşturarak, insanları sendikalara götürmek istiyoruz. Bunun dışında, bir kere “Anti-kariyer Günleri” yaptık üniversitede…

Nasıl bir organizasyondu bu?

Mimar Sinan Üniversitesi’nde yapmıştık. İki-üç “kariyer sahibi” arkadaşımızın katılımını sağladık. Bize gösterilen kariyerin gerçek bir şey olmadığını, yani o kariyerin amaç olamayacağını, insanların böyle yüksek maaşlı bir yere gelmekle mutlu olamayacağını göstermeye çalıştık. Mesela bir sigorta şirketinde yönetici olan bir arkadaşın “babamın annemin isteğiyle, itmesiyle buraya geldim ama keşke ben bu işi yapmasaydım, başka bir işte daha mutlu olabilirim ya da yapmak istediğim bu değildi…” gibi duygularını aktarmasını sağladık. Bir tür tanıklık… Sonra, “Mobbing Semineri” yaptık. Bayağı geniş katılım olmuştu.

Mobbing beyaz yakalı çalışanların son dönemde özellikle önemli bir sorunu. Mobbing, yani iş yerinde taciz. Şunu fark ettik: İnsanlar genelde mobbing’e uğruyor ama bunun mobbing olduğunu anlamıyor. Bir çağrı merkezinde çalışan bir arkadaşımızın mobbing davası devam ediyor. Türkiye’de herhalde mobbing davasından tazminat kazanan vakalar enderdir.

Ankara’da bir meslek odası çalışanı kazanmıştı…
Evet ama enderdir. Bu farkındalık problemine rağmen bazı eylemlere ya da başka bir yere çağırdığımızda gelmeyen insanlar, mobbing meselesini duyunca toplantıya geldiler. Eleştirel psikologlardan bazı arkadaşlar mobbing’le ilgili sunum yaptılar. Eleştirel Psikologlar Derneği’yle de böyle ortaklıklarımız olabiliyor. Eleştirel psikologlarla bir şey çalışması yapıyoruz, paylaşım. On kişilik bir grup olarak eleştirel psikologlarla birlikte grup psikoterapisi gibi bir şey yapıyoruz ve bunu kayda alıyoruz. İş yerinde çalışan insanların yaşadığı sıkıntılar, sorunlar ve insanların nasıl bunalım noktasına geldiği… İş görüşmelerini falan anlatıyorlar insanlar. Hiç politikayla ilgilenmeyen insanlar bile bu etkinliklere gelebiliyor. Genelde insanlar şirket, iş yerlerinde psikolojik tacize uğradıklarında psikiyatriste giderler. Psikiyatrist de bunlara anti-depresan verir ve sorun böyle çözümlenir…

Güya!
Güya! Aslında eleştirel psikologların da bizim de vurguladığımız şey sorunun bizde değil, sistemde olduğu. Yani kendi beynimizi uyuşturarak aslında hiç iyi bir şey yapmadığımız…

Katlanıyoruz.
Evet katlanıyoruz buna… Yani, bir yerimizi kesiyoruz, yaşamaya devam ediyoruz ama aynı zamanda o anti-depresanlarla sisteme bağımlı oluyoruz. Mobbing, genelde beyaz yakalılar arasında daha fazla görünüyor. Çünkü burada insanlar arasında daha fazla bireycilik ve bencillik var. Özellikle kariyerizm noktasında… Dolayısıyla müdürünün en yakın arkadaşına yaptığı tacizi görmezlikten gelebiliyorlar. Fabrikada yapılabilir mi aynı şey, emin değilim. Bu kadar rahat olmayabilir… Burada insanların birbiriyle ilişkisi kopuk, fazla dostane ilişki yok. Dolaysıyla mobbing’de iş arkadaşına yapılana suç ortağı olmak gibi bir şey var. Bunun önüne geçecek tek şey örgütlülüktür diye düşünüyoruz, ya da dostluk ilişkisidir. Arkadaşlık, dostluğun pekişmesi ve örgütlü mücadele sonucu, müdürün sana bunu yaptığında diğer arkadaşlarının tepki göstereceğini düşünürse bunu yapamayabilir. Mobbing’in işçi sınıfına psikolojik bir saldırı olduğunu düşünüyoruz. Mobbing’i tazminat vermemek için kullanan yönetici ve patronlar da var.

Yıldırmak için…
Yıldırmak ve işten çıkartmak… Ama önce bunu fark edebilmek, bu psikolojik tacizlerin normal olmadığını, meşru olmadığını bilmesi lâzım insanların.

Özgün bir örgütlenme deneyimi bu. Dernek değil, tüzel kişiliği yok. Başka örgütlenmelere (sendikalara) aracılık etme işlevinden söz ediyorsun. Örgütlenmenin yapısı hakkında biraz konuşur musun? Nasıl karar alınıyor, nasıl iletişim sağlanıyor?
İki haftada bir toplanıyoruz genelde. Esas mailler üzerinden haberleşiyoruz. Şu anda çok aktif kullanmasak da internet sitemiz var. Aramızda bazı partilerde, derneklerde örgütlü arkadaşlar da var. Hiç örgütsüz olanlar da var. Biz şunu söylüyoruz: Örgütlü ya da partili olan insanlar da olsa, buranın özgün bir yapısı var ve karar mekanizmasını bu yapı oluşturmalı. Hiçbir yerden, hiçbir şekilde bir kararın dikte edilmesini istemiyoruz. Bazen “Sizinle görüşmek istiyorum” diye irtibat kuruyorlar, bakıyoruz, arkadaş zaten sol bir örgütlenmeden geliyor. Tabii, görüşüyoruz ama biz istiyoruz ki, mümkünse ‘sıfır kilometre’ olsun. Yalın biçimde “Ben çok mutsuzum, bana kötü davranıyorlar” diyen, bir arayış içinde olan, gerçekten değişim arayan birisi olsun. Çünkü o zaman bir şey kazanmış oluyorsunuz. Solcu adam zaten senin yanında, o bilinci var. Zaten bir şey olursa sol destek verir. Ama bu yeni insanları kazanmak önemli. Böyle bir arkadaşımız vardı örneğin, plaza eylem platformunun kurucularından biri, hiçbir siyasi geçmişi yoktu. Plaza eylemlerinden beri son derece aktif. Bazı örgütlü solcu arkadaşlarla aramızda çok çatışmalar oldu. Sonuçta biz “Buraya solcu olmayan insan da gelebilir” dedik. Biz solcu olmayan insanları buraya almıyoruz diye bir şey söyleyemeyiz.
Zaten o kadar çok solcu olsaydı bu işler böyle olmazdı. Başı kapalı bir insan da gelip burada mücadelesini yapabilir. Zaten böyle şeyler ilk başta böyle sönüyor. “İşte solcuların bir şeyi” diye görülüp geçilebiliyor. Onu kırmak önemli. Mesela benim de bundan önce veya şu anda siyasi faaliyet gösterdiğim başka bir yer yok. Örgütlü insanlar gelmesin demiyoruz tabii ki. Gelsinler ama kendi partilerinin istediklerini oraya dikte etmesinler. Orada başka bir karar mekanizması oluşsun, kendi öz dinamiği olsun. İlk önce üç kişiden oluşan bir yürütme kurulu filan vardı, şimdi artık o da yok, birlikte karar alıyoruz… Genellikle etkinliklerimizi düzenli katılan 10- 15 kişinin ortak kararı önemli. Onun dışında 20-30 kişilik bir çember var, bazen etkinlikler yaptığımızda 50 kişiye ulaşabiliyoruz.

Eylemler ve kampanyalarınızda iş yerlerinde kurduğunuz temaslardan izlenimlerin nasıl?
Mesela biz Maslak’ta bildiri dağıttık. Plazalar bölgesinde ilk defa oluyordu, bildiri dağıtılması. Sanırım IMF’in toplantısıyla ilgili bildiri dağıtmıştık. Sonra 1 Mayıs’la ilgili bildiri dağıttık, Tekel işçileriyle ilgili bildiri dağıttık… O bildirileri dağıttıktan sonra, her seferinde internet sitemize giriş sayısının arttığını görüyoruz, bariz bir şekilde. Oradaki çalışanlar merak ediyorlar plaza eylem platformunun ne olduğunu. Demek ki bir merak var insanlarda. Tabii sadece okuyorlar genellikle. O eylemler üzerine bize mail atıp “Ben de sizinle tanışmak istiyorum” diyen insanlar da oldu, ama çok az tabii.

Tahmin ediyorum, bu beyaz yakalı muhitlerinde, insanlar çoğunlukla ürküyordur ya da yadırgıyordur hatta küçümsüyordur sizin yaptığınız eylemleri, faaliyetleri. Dolaysıyla sizinki iğneyle kuyu kazmaya benzer bir faaliyet… ‘Netice’ almanın zor olduğu bu koşullarda, motivasyonunuzu sağlayan ne, sizi morallendiren ne görüyorsunuz?
Bir şeyler yapmak zorundayız diye düşünüyoruz her şeyden önce. Hem kendimiz için hem de bizden sonraki nesiller için bir şey yapıyoruz. Bir umut kaynağımız da şu: Bütün çalıştığımız yerlerde insanlar mutsuz. Pazartesi günleri özellikle, suratlarından bunu anlıyorsunuz. Bir yol arıyorlar, bir çıkış yolu arıyorlar, plaza çalışanlarının çoğu böyle. Şu da var, kapitalizmin krizi derinleştikçe, çalışanlara gelen baskılar daha da artacak. Şu anda artıyor. Mesela birçok yerde sıfır zam alındı. İşten toplu atılmalar olmasa bile üç-beş, üç-beş bayağı insan işten çıkartıldı. Ve buna karşı bizim gideceğimiz bir merci yok, sendika yok, hiçbir şey yok. Biz bir toplu iş sözleşmesi ya da başka bir şeyle göstermeliyiz kendimizi, yoksa böyle biraz daha yavaş gider.
Somut bir şey gösterebilirsen insanlara, “Bak biz bu çalışmayı yaptık, bu insanlar biraz sıkıntı çektiler ama bak sonunda bu oldu” diyebilirsen, en güzel şey o, en yapıcı şey…

Buradan, başta yapılarının hantallığına değindiğiniz sendikalar konusuna girelim biraz…
Sendikaların çok iyi çalışması gerek, karşı karşıya olduğumuz koşullarda. Ama gün geçtikçe iş yerlerinden çekiliyor sendikalar, çekilmediklerinde de her şeye izin veriyorlar. Mesela bir iş yerinden bir örnek vereyim. Sendika işyerinde toplantı yapıyor, diyor ki: “Kriz olduğu için işvereniniz, enflasyon artı ikinin sıfır olmasını istiyor.” Toplu iş sözleşmesinin aksine bir şey söylüyor sendika. Çünkü toplu iş sözleşmesine göre ikinci senede enflasyon artı yüzde iki zam verilmesi gerekiyor. Yine de çalışanlar, bizim arkadaşlar da var, diyorlar ki: “Tamam, eğer işten kimse atılmayacaksa bunu kabul edelim.” Aslında biz anlıyoruz ki sendika işverenle pazarlık yapmış, bunu kararlaştırmışlar çoktan. Bu anlaşmaya rağmen orada birçok insan işten atıldı. Bazı arkadaşlar terfi ettirildiler ama maaşları aynı kaldı. Bunun üzerine dedi ki arkadaşlar, “Neden böyle olduğunu insan kaynaklarına sormayalım, sendikaya soralım.” Sendikadan “Bu işverenin ücret politikası, bizi ilgilendirmez” dediler. Ücret politikasına karışmıyorsa sendika, neye karışıyor, ben onu anlamadım? Üstelik sendikadan şunu dediler devamında o arkadaşımıza: “İnsan kaynaklarından kimin merak ettiğini soruyorlar, istersen bunun üzerine çok gitme, isim istiyorlar bizden.” Bu artık açıkça bir tehditti! Biz o sıralar plaza eylem platformuna yavaş yavaş başlamıştık, baktık ki, hakikaten bunu devam ettirmemiz lazım. Sendikalar yeterli olsaydı zaten, bizim bu platform gibi deneyimlere gerek kalmazdı.

Kapitalizm esnekleşmesine mukabele olarak, emek hareketinin örgütlenme biçimlerinin de esnekleşmesi gerekiyor, değil mi? Sizin platformun böyle bir anlamı yok mu?
Zaten onun için çaba sarf ediyoruz. İrtibat halinde olduğumuz sendikalara bunu anlatmaya çalışıyoruz. Artık eskisi gibi değil işler, başka yollar bulmak gerekiyor. Sendika yöneticilerinin de artık o binalardan çıkıp işçilerin arasına gelmesi ya da en azından ortak noktalarda buluşması gerekiyor. Sadece eylemlerde değil, seminerlerde, günlük hayatta…

Mesela anti-kariyer günleri eyleminiz ya da mobbingle ilgili faaliyetinize sendikalar ilgi göstermiş miydi?
Mobbing’te zaten Bank-sen’de birlikte çalıştık. Onların üyeleri çok az. Toplu sözleşme yapabildikleri hiçbir yer yok. Hırsla, üye artırmaktan ziyade, “Üye olmasına gerek yok, şu arkadaşa gerekirse şu yolla da yardım edebiliriz” şeklinde yaklaşan insanlar. Örneğin bir bankadan  istifaya zorlanan bir kız vardı; Bank-Sen: “Üye olması hiç önemli değil, bizim avukatımız var, danışsın istediği gibi” dedi. Biz de bu iş alanında birisinin işten atılmakla tehdit edildiğin öğrendiğimizde “Bir görüşelim, yardım edelim, avukat tanıdığımız var, Bank-Sen yardım eder, biz de yanında oluruz” diye irtibat kurmaya çalışıyoruz.
Bunlar önemli şeyler çünkü panik oluyorsunuz böyle bir şey olduğunda. “Kendini savunmana yardımcı edecek şeyleri biriktir” tavsiyesini almak, “biz senin yanındayız, para filan önemli değil” sözünü duymak, önemli. “Avukat bile tutamam, yanımda kimse yok, burada kimse kimseye kendini açmıyor, işten atılsam da kimse bir şey demez” duygusunu, tecrit edilmişliğini kırmak önemli…
Sosyal-İş’le de yavaş yavaş ilişkilerimiz gelişiyor. Bir de hakkını yemeyelim, mobbing seminerinde Eğitim-Sen de vardı…
Son 1 Mayıs’a Bank-Sen içinde katıldık. Ama “Akvaryumdan okyanuslara, plazalardan meydanlara” diye bir kendi pankartımızı açtık. Fena olmayan bir katılım vardı. Yakın çevremizden olmayan, bizi duyup merak edenlerden de katılanlar oldu. Bank-Sen, çağrı merkezi çalışanları, plaza eylem platformu… Yavaş yavaş bir şeyler oluyor, tabanda bir rahatsızlık var. Ama bunun yukarıya yansıması yok. Sendika yöneticileri mevcut yapıları o kadar sıkı tutmuşlar ki…

Plaza çalışanlarının, genel olarak beyaz hatta altın yakalıların diyelim, kendilerini nerede gördükleri meselesine dönelim. Sınıfsal olarak kendilerini nereye koyuyorlar? Üst sınıf, elit olarak mı görüyorlar, yoksa ayaklarının altındaki zeminin kaydığı endişesini taşıyorlar mı?
Kendilerini işçi olarak görmüyorlar, o kesin. Genelde plazalarda çalışanlar sınıf atladığını ya da çok kısa sürede sınıf atlayacağını düşünüyorlar. Eğer müdürlerinin ya da işverenlerin istediklerini yaparlarsa ve sistemin dışına çıkmazlarsa, bir şekilde müdür olacağını, genel müdür olacağını düşünüyor herkes. Bir de, ambalajı çok iyi olan bu plazalarda çalışmak onların hakikaten kendilerini farklı bir konuma koymalarını getiriyor. İş adamı görünümlü memurlar!

Bunun ne gibi göstergeleri var? Kılık, kıyafet, harcama…?
Kıyafet bu tavrın en büyük endikasyonu zaten. Eskiden aynı kıyafetle haftada iki gün işe gelen insanlar artık süslenmeye önem vermeye başladılar. Çünkü başka bir yere, o görkemli plazalara geldiler! Daha bugün, buraya gelmeden önce, bir arkadaşım anlatıyordu, bundan iki sene önce işe girer girmez yıllık izin hakkı beş haftaymış. Şu anda yeni giren bir kişinin iki hafta, ondan sonra beş yıl sonra üç hafta, ancak on yıldan sonra beş hafta oluyor. “Aslında gün geçtikçe daha beter oluyoruz” diyorlar ama yine de, mesela bunu söyleyen arkadaşım aylardır müdür olmak için çalışıyor. Sürekli gözü orada, daha iyi bir araba alayım, daha güzel şeyler giyeyim, adım daha büyük anılsın, daha iyi ekonomik konuma geleyim diye… Aslında biliyorlar durumlarını belki ama bilmezlikten geliyorlar.
Çünkü ilk okuldan beri zihinlerde bu var. Geçen gen anneme “İşçiyiz sonuçta anne, ne olacağımız belli değil hepimizin” dedim konuşurken, çok bozuldu, “Kızım sen işçi misin, sen mühendissin” dedi bana… “Bu kadar okumuşum, işçi nere ben nere” diye görüyor kendini buralarda çalışanların çoğu da.
Ayda bin küsur lira alan bir plaza çalışanı, geçenlerde konuşurken söyledi, ayda iki yüz lira kuaföre veriyormuş. Bir de işte botları, çizmeleri… Kredi Çünkü insanlar kendilerini prezentabl yapmak zorundalar, öyle hissediyorlar. Dolaysıyla kredi kartına yükleniyorlar. Kredi kartına yüklendikçe de bu sisteme bağlanıyorlar. O kredi kartı onların ayağındaki bir prangaya dönüşüyor. Mesela evliler var, ev alıyor, 20 yıl, 10 yıl ayağında pranga… “Ben hiçbir şey yapamam ki” diyor. Biz bir yere çağırdığımızda “çocuğumu düşünmek zorundayım” diyor.
Üniversite ayağımız da var. Mesela üniversiteli öğrenciler var. Üniversite öğrencilerinden oluşan bir grupla da toplanıyoruz, onlara anlatıyoruz. Onlar da bizle muhabbet ederken, “kariyerin” çok matah şey olmadığını, kariyer yalanlarını anlatıyoruz. Üniversite öğrencileriyle birlikte Tekel eylemine gittik. Üniversite ve plaza eylem platformu arasında bir köprü olsun istiyoruz.

Yeni kontrol ve taciz biçimleriyle ilgili bir nokta aklıma geliyor. Yeni iletişim teknolojilerinin de emekçilerin hayatı ve zamanı üzerindeki kontrolü yoğunlaştırması… Her an erişilebilir olmak; hafta sonu da, gecenin bir yarısında da, hiçbir zaman, şalteri kapatamamak… Bununla ilgili gözlemler, deneyimler, girişimler var mı?
Daha bugün bir sigortacı arkadaşım aktardı. Doktorlara zorunlu sorumluluk sigortası gelmesiyle acayip bir talep patlaması yaşanıyor. Arkadaşımı hemen izinden çağırmışlar.
Aslında yeni bir esnek çalışma yöntemi gibi bu: Mesai vermek istemeyen işyerleri çalışanlara Blackberry veriyor. Blackberry zaten bizi bitiren bir şey. Çünkü mail’e de oradan bakabiliyorsunuz.
“Her an bakacaksın” diyor, müşteri sana akşam yedide de atmış olabilir mesajı.
Yedi çarpı yirmi dört!
Bazı çalışanlar da Blackberry’yi bir statü göstergesi olarak görüyorlar. Blackberry ilk çıktığı zaman, bizim işyerimizde genel müdürde vardı, herkes imrenerek bakıyordu. Şimdi herkeste olmaya başladı ve kendini genel müdürün konumuna yaklaşmış gibi düşünüyor insanlar!
Mesela herkese laptop veriyorlar. Evden de iş yapabilirsiniz, yapın diyorlar.
Yılda on beş gün var zaten insanların, onda da her an arayabiliyorlar insanları. Bir arkadaşım tatilde bütün gün telefonla filen mesai yaptığını anlatıyordu.
Bu da bir kampanya konusu olabilir. Blakberry’e hayır demek ya da laptop’a…

“Boş saatim benimdir!” kampanyası…
Teknoloji ve kontrol rejimiyle ilgili şunu da söyleyeyim: Maillerimiz arşivleniyor, ulaşılabilir durumda. Bu da bir denetim mekanizması. “Bak sen mesai saatinin şu kadarlık yüzdesinde özel mailleşme yapmışsın” diyebiliyorlar sana bir gün… Örnek olarak, bir iş yerinde bir arkadaş bir mail yazmış, “Herkese yolla” komutuyla yanlışlıkla müdürüne de gitmiş mail. Konulan bir iş hedefiyle ilgili, “Biz bu işi zor yaparız” anlamında bir mail; “kıçımızı yırtsak yapamayız”. Bu mail’e dayanarak işten çıkardılar. O da bizi buldu, duymuş bir yerden. Avukatlarla görüşmesini, işe iade davası açmasını sağladık. Davayı açtı, kazandı.

Kazandı ve döndü mü?
Kazandı ve tazminat aldı ama işe geri almadılar, yasada öyle bir açık var.

Yine de, bu bir kazanım ve bu olayın bilinmesi birçok insanı motive edebilir.
Evet, mesela oradaki çalışanlara bir güven kazandırdı bu. Bu örnek çalışanların haklarını görmesi açısından önemli. Ama ben bizim işe iade davasını işten atılmayarak kazanmamız gerektiğini düşünüyorum.

Beyaz yakalıların mutsuzluğundan söz edildi, sohbetin başında. Bana öyle geliyor ki, özellikle beyaz yakalı işçi profili için, ama aslında bütün işçiler için, geçim meselesi elbette çok önemli, ama insan yerine konulmak, aşağılanmamak, böcek gibi hissetmemek, hayatını anlamlandırabilmek, kendini bir şekilde mutlu hissetmek veya işte “kendini gerçekleştirebilmek” de çok önemli, kendini yalnız hissetmemek, birileriyle beraber hissetmek. hatta bazı durumlarda daha bile önemli. Sizin perspektifinizde, halihazırda sendikaların ve başka örgütlerin kavramadığı bu insan ihtiyacına hitap eden bir yan var.
Ben üç yıl önce işe girdiğimde çok farkında değildim iş hayatının nasıl bir şey olduğunun. Zaten mühendisim, iyi para kazanacağım filan diye düşünüyordum. Sonra bazı sıkıntılar yaşamaya başladım. Bu esnada, bu platformda yer alan birisiyle tanıştım iş yerinde ve bana öyle bir yoldaşlık, arkadaşlık gösterdi ki, bir yerden sonra çok da umurumda olmadı, müdür azarlarmış, zor durumda kalırmışım. Çünkü önemli olan yanında birini hissetmek. Ama bunu bulmak o kadar zor ki! Bir sıkıntını birine anlatıyorsun, “Haklısın” diyor, sonra ertesi gün o sıkıntıyı senin bir zaafın olarak başkasına anlatıyor. Beyaz yakalıların en büyük sorunu bu, yalnızlığının nedeni bu. Herkes bir kaygan zemin kaygısında olduğundan, satabiliyor her an birbirini. O zaman, 40 kişilik ofiste, kendini ortak hisseden o arkadaşımızla  ikimizdik. Şu anda bize bir şey olursa karşı çıkacak 4 insan daha var, bizim beraber hareket ettiğimizi ve bunun bize nasıl iyi geldiğini gördükten sonra. İş yerindeki doktorla konuşmuştum, “bu iş yerinde çalışanların %40’ı anti-depresan kullanıyor” demişti. Yüzde kırk! İnsanlar bu kadar mutsuz, herkes bunu görüyor, yöneticiler de bu mutsuzluğu biliyorlar. Hatta bence verimi de düşüren bir şey bu mutsuzluk! Zaten arada bir performans, motivasyon toplantıları yapıyorlar, otele götürüyorlar…Evet, böyle tuhaf şeyler yapıyorlar. Benim şirketim gibi bir yerde, çok eski, köklü bir şirket, yazın bir hafta sonu tatile götürüyorlar. Performans gecesi, yılbaşı hediyesi gibi şeylerle seni bir hafta sonu tatilinde de alıyor kendine. Kariyer heveslerine bağlı bölünme çok güçlü. Mesela küçük statü ayrımlarına olağanüstü önem vermek, bir havalara girmek. Ben her zaman davranışlarımla, örneğin personel toplantılarında, yazışmalarda hep o ayrımları, hiyerarşiyi kırmaya çalışan bir tavır sergiliyorum. Herkes bunu yapsa, herkes “bir” davranabilir aslında. Mekânı da ona göre düzenliyorlar. Kübik sistemler var, kübik oturma tarzları var. Küpler içinde çalışıyorsunuz, dörtlü grup. Bir artı düşünün, üç yanı kapalı. Bu “kübikler”de herkesin ortasında insan diğeriyle konuşamıyor. Yani mesela kocanla kavga ettiysen konuşamıyorsun, çünkü herkes orada, duyulacak. Telefonda bile rahat konuşamıyor. Plazalar bir de kat kat, kimse birbirini görmüyor. Yemek saatlerimiz bile farklı. Ben 12’de çıkıyorum, bir başkası 12 buçukta çıkıyor. Bunların hepsi, atomize etmek için, çok bariz, net bir şey.

Bu ortamda insanlarla ilişki kurmak için farklı araçlara da başvuruyoruz. Mesela parti yapıyoruz. Yılbaşı partisi yaptık. Yaptığımız yılbaşı partisinden sonra bize katılan arkadaşlar oldu. “Plaza eylem platformu yılbaşı partisi” dedik. Dışarılarda sürüneceğimize beraber olalım diye, arkadaş çevrelerimiz üzerinden duyurduk. Çok gelen oldu. İki muhabbet edebilecekleri, eğlenebilecekleri bir yere gelmeyi tercih ettiler.

Mesela Tekel işçileri için, biz gidemiyorsak, para verelim, başkaları bizim yerimize gitsin diye parti yaptık, para topladık, öğrencileri gönderdik. Bir otobüs kaldırdık.

Birikim, Tanıl Bora, Kasım 2010

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s