BİZ BEYAZ YAKALILAR, EYLEME HAZIRIZ!, Yunus Öztürk, Mesele Dergisi

‘Sınıf’ kavramıyla konuşan aydınlar, akademisyenler, özellikle de 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte bu kavramı terk etmeyi yeğlediler ve ‘işçi sınıfı’ kavramını hem dillerinden hem de perspektiflerinden çıkardılar. Bunu olgusal bir gerekçeye de dayandırıyorlardı: Sanayi işçi sınıfı, özellikle Batı Avrupa’da gittikçe azalıyordu. Bu değerlendirme işçi sınıfı kavramını sadece sanayi işçileriyle eş anlamda kullanıyordu; aynı zamanda görüş mesafesini Batı Avrupa’yla sınırlıyordu. İşçi sınıfının sonunun geldiği tezi sol aydınlar arasında yaygın bir kabul gördü; ‘sınıf’ bakış açısı eski önemini kaybetti.

2010’lu yıllara gelindiğinde, özellikle Çin sanayisinin dev büyümesine tanık olundu. Batı Avrupa’da azalan sanayi işçisi sayısının Çin’de, Hindistan’da ya da Mısır’da arttığına tanık olduk. Üstelik Batı Avrupa ve Amerika’da ‘ücretli sınıf’ hizmet ve büro işkolunda artmaya devam etti.

İşçi sınıfı olgusunun dünya ölçeğinde küçülen ve önemsizleşen bir sınıf olmadığını sosyal hareketlere baktığımız zaman, Arap dünyasındaki kitle hareketlerinde ya da Yunanistan’dan İspanya’ya, Fransa’ya kadar sokaklara dökülen işsiz gençliğin eylemlerinde görüyoruz.

Türkiye’deyse, işçi sınıfı tartışması çok daha geri düzeyden, ‘işçi sınıfı var mı, yok mu?’ sorusunu soracak kadar geri seviyeden tartışılmış olsa da, son yirmi yıl içinde işçi sınıfı kendisini bir varlık olarak ortaya koyabilmiştir. 1989 Bahar Eylemleri’yle ve ardından madencilerin grevleriyle başlatabileceğimiz bu süreç, 1995’te KESK’in “memur değil emekçiyiz” vurgusuyla kurulmasıyla birlikte ideolojik bir kırılmayı da ifade etmiştir.

TEKEL işçilerinin Ankara eylemleri, 2010 ve 2011 yılı 1 Mayısları, ‘işçi sınıfı’nın varlığını somut olarak hissettirmiştir. Yine son yirmi yıl içinde yaşanan ekonomik krizler karşısında daha önce kendisini ‘işçi’ sınıfının parçası olarak görmeyen kesimler, banka çalışanları, mühendisler ve doktorlar giderek daha da güvencesiz çalışmaya zorlanmışlar, ücretleri ve kazanılmış hakları törpülenen işçi sınıfının bölükleri olmuşlardır.

Nitekim Mart ve Mayıs aylarında doktorlar ve mühendisler çalışma ve hayat koşullarının giderek gerilemesi karşısında kitlesel mitingler düzenlemişlerdir. İşçi sınıfının ana gövdesini felç eden neo-liberal politikalara doktorlar, mühendisler, avukatlar, öğretmenler tepki veriyorlar. İşçi sınıfı genişleyerek çoğalıyor.

İşçi sınıfının hem dünyada hem de Türkiye’de büyüyen bir sınıf olduğu konusunda yirmi yıl önceye göre bugün daha az tereddüt olmalıdır.

‘Beyaz yakalı’ diye ifade edilen, ‘mavi yakalı’ fabrika işçisinden ayrı bir sınıf gibi gösterilmek istenen çalışan sınıfların, giderek işçi sınıfının farklı bölükleri olduğu da bizzat ‘beyaz yakalılar’ tarafından kabul ediliyor.

Kuşkusuz, Beyaz Yakalılar kendilerini çoğunlukla ‘işçi’ olarak görmeme eğilimindeler. Ancak bu eğilim onların nesnel konumunu değiştirmiyor ve muhtemel ki, fabrika işçileri arasında da kendisine ‘işçi’ demek yerine ‘çalışan’, ‘personel’ diyenlerin sayısı az değil. Bu durum işçi sınıfının ‘bilinç’ ya da ‘ideolojik’ algısıyla ilgili…

Bu kapsamda burada, işçi sınıfının büyüyen bir bölüğü olarak yaşadıkları ekonomik ve ideolojik dönüşümü beyaz yakalılara sorduk.

Sibel, İTÜ Fizik Mühendisi, sigortacılık alanında üç yıldır çalışıyor, Gaye İşletme mezunu, bir araştırma şirketinde bir yıldır çalışıyor, Bahar sosyoloji mezunu, beş yıl sigorta şirketinde çalışmış, işsiz kalınca akademik alanda çalışmaya devam ediyor.

Onlar aynı zamanda Plaza Eylem Platformu’yla, DİSK Bank-Sen’le de birlikte beyaz yakalıların sorunlarının çözümü için etkinliklerde bulundular. Yani, sorunu hem yaşadılar hem çözümü için başkaldırdılar. Bize de cevaplarını ortaklaştırarak ifade etmek düştü.

Beyaz yakalı diye kavramlaştırdığımız çalışanları nasıl tanımlayabiliriz? Siz kendinize ‘beyaz yakalı’ diyor musunuz?
Biz kendimize ‘beyaz yakalı’ diyoruz. Beyaz yakalı üniversite mezunu, belki yabancı dil bilen, iş gücü olarak, kol gücünü değil, eğitimli zihinsel gücünü kullanarak çalışanlardır. Üniversite mezunları bu gruba giriyorlar. Beyaz yakalıları net sınırlarla tanımlamıyoruz. Bu grubun içinde yer alanlar bir yerde sekreterlik yapan ya da çağrı merkezinde çalışanlar da olabilir. Ya da büyük bir şirkette uzman, mühendis olarak çalışanlar da beyaz yakalı sayılırlar.

Beyaz yakalılar, eğitimli emekçilerdir; genellikle büro işlerinde, ofislerde çalışıyorlar. Üretim yapan işyerlerinde mühendislik hizmeti veren ya da yönetim bölümlerinde çalışan; bankacılık, sigortacılık gibi işkollarının profesyonel yöneticileri bir bütün olarak beyaz yakalıları oluşturuyorlar. Üretimin kol gücü dışındaki işlerini yerine getiren beyaz yakalılar, işyerindeki konumları gereği, şirketlerin dış yüzünü oluşturuyorlar ve bu onların giyim-kuşamından toplumsal konumlarını algılayışlarına kadar bir farklılaşma yaratıyor. Kendisini işverene, yönetime daha yakın gören bir ücretli kesimden söz ediyoruz. Bu yüzden, hakları konusunda olduğu kadar, sendika, örgütlenme, biraraya gelme gibi alışkanlıkları çok az ya da bu konulara uzak durmaları gerektiği onlara öğretilmiş, belletilmiş durumda.

Bir beyaz yakalı, erkek ya da kadın olsun kıyafetine özen göstermek, ‘prezantabl’ olmak ve verilen işi esnek koşullarda yerine getirmek zorundadır. Yani, mavi yakalının ‘fazla mesai’ dediği ve ücretini aldığı çalışma, beyaz yakalı için olağan ve ücretsiz yapılan işi tarif ediyor.

Üniversitede okuduğunuz bölümlere uygun işlerde mi çalışıyorsunuz?
Büyük çoğunluğumuz dört yıllık üniversiteleri bitirdik. Bazılarımız yüksek lisans da yaptı. Aldığımız eğitime uygun bir işte çalışmak ise, üniversiteye giriş sınavlarındaki adaletsizlikler de dâhil olmak üzere, iş bulma koşullarının zorlaşmasıyla birlikte yol almıyor. Aslında üniversite sınavında istediğiniz bölümü kazanma şansınız ne ise, mezun olduğunuz bölüme uygun iş bulma şansınız da ona yakın derecede sapma gösteriyor. Neye niyet, neye kısmet biraz da…

Ancak asıl sorun, iş hayatına giden yolun nasıl çizildiğiyle ilgili. Üniversitede okuduğunuz bölümle ilgili işiniz varsa bile eğitiminiz değişen iş koşullarına yetmeyebiliyor. Ek eğitimlerse, ilave para ve zaman istiyor. Bilgimizi güncelleyemediğimiz zaman emek pazarından çok çabuk dışlanabilirsiniz. Bu tehdidi hep hissediyoruz. Artık üniversite eğitiminin bizi emekliliğe kadar götürecek bir gücü olmadığını görüyoruz. İstatistiki rakamlar da her üç üniversite mezununun birinin işsiz olduğunu gösteriyor. Bu sorun karşısında Başbakan’ın söylemi de dikkat çekici: “Her üniversite mezunu iş bulacak diye bir şey yok,” diyor. Bu durumda üniversiteye girişiniz bir dert olduğu gibi, iş bulmak için girdiğiniz üniversiteden mezun olduktan sonra da iş bulmanız garanti değil. Kalifiye diyebileceğimiz işsizliğin, iş bulan üniversite mezunlarıyla arasında yarattığı rekabetle karşılaşıyoruz ve bu durum beyaz yakalıların daha önceki yıllarda sahip olduğu görece ayrıcalıkların bir bir ellerinden alınıp gitmesi anlamına geliyor. Şirketler de bu ayrıcalıkları elimizden almakta hiç tereddüt etmiyorlar.

Öyleyse kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? İşçi misiniz, personel mi, çalışan mı?  Beyaz yakalı işçiler olarak, arkadaşlarınız kendilerini nasıl tanımlıyorlar?
Arkadaşlarımız kendilerini beyaz yakalı işçi olarak değil, beyaz yakalı çalışan olarak görüyorlar. Böyle görmeleri aslında kaybetmekte oldukları statülerini söylemde koruma kaygısı da taşıyor. “Hayır, bu kadar okuduk, biz işçi olamayız” demek istiyorlar. Toplumda işçilik, okumamış insanların yaptığı bir iş gibi algılandığından okumuş insanların farkını gösterecek bir sıfata ihtiyaç duyuluyor. Bu da ‘çalışan’ gibi bir şey oluyor.

Diğer yandan sizden beklentiler de farklı. Çalışma ortamlarımız fabrikalar ve sanayi bölgelerinde değil. Dev, çok katlı, gökdelenlerde (plazalarda), görkemli binalarda çalışıyoruz ve etrafımızda büyük alışveriş merkezleri, marka mağazalar var. Kredi kartlarımız, şık giyimlerimiz, yükselme beklentisi içinde şişirilen egolarımız ise gerçek durumumuzu görmemizin üzerini örtüyor. Aslında ‘işçi’ kavramı, beyaz yakalılarda sınıfsal bir bakıştan ziyade, kendilerinden daha düşük bir alt sınıf olarak kurgulanmış durumda olmayı ifade ettiği için tepki görüyor. İşçiliğin açılımı yapılıp anlatıldığında itirazlar azalıyor. Yine de ‘işçi’ diye ifade edilmek istemiyorlar. Diğer yandan, yönetim kademesine yakın oluşun payı var. İşçiler plazalarda değil. Plazalarda işçi tanımı temizlik, güvenlik ve servislerde çalışanlar için kullanılıyor.

Yapılan işin niteliğinin yüksek olması, ‘bu işi yalnızca ben yapabilirim’ duygu ve düşüncesinin baskın olması, yani nitelik denen şeyin burada ‘sadece ona ait bir nitelik’ olarak görülmesi ve sunulması, kolektif bir ilişkinin geri planda kalmasına, bireyin ve bireyciliğin ön plana çıkmasına yol açıyor ki, zaten bu duygu da şirket politikası olarak körükleniyor, benimsetiliyor. Beyaz yakalı işe başladığında, ilk yıllarda patronlarını, yöneticilerini kendisini yukarıya taşıyacak kişiler gibi görüyor. Fakat zamanla, yaşanan deneyimlerle bunun böyle olmadığı ortaya çıkıyor.

‘Bundan sonra oyunu kuralına göre oynayacağım’ denerek kapitalist rekabet kuralları hırsla birleştirilip devreye giriyor. Bu sizi mezun olduğunuz zamanki duygularınızla ya da işe başladığınız zamanki beklentilerinizle hiç ilgisi olmayan biri haline getiriyor. Olmadığınız bir insan gibi davranıyorsunuz. ‘Profesyonel’leşiyorsunuz. ‘Büyük balık küçük balık’ hikâyesini hatırlıyorsunuz ve ölmemek için öldürmeyi öğreniyorsunuz. Burası böyle bir zemin. Aslında görkemli binaların dev görüntüleri, alışveriş merkezleri, plazalar çalışma ilişkilerinin barbarlığını gizliyor. Nitekim çalışma koşullarınızın giderek daha da ağırlaştığını, yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorsunuz.

Bir iş tanımınız, iş saati sınırlamanız var mı? Günde kaç saat çalışıyorsunuz? Örneğin, mesai ücretiniz oluyor mu?
Sondan başlayarak söyleyelim: Mesai ücreti diye bir şey yok. Olan yerler var, ama istisna. Ancak yaratılan atmosfer böyle bir hakkınızın olduğunu aklınıza getirmiyor bile! Çalışma ilişkiniz müşteri odaklı olduğu için, kendi işinizin patronu oluyorsunuz. Bu nedenle ‘işi sahiplenmek’ lafı çok sık kullanılıyor. Bu aslında şirketin dertlerini her şeyin önüne koymak demek. İş yoğunken ziyadesiyle insani sorunlar bile önceliğini kaybedebiliyor. ‘Önce iş’ ilkesi geçerli. Mesela, zor durumda bir yakının arıyor, erteleyebiliyorsun.

Bir diğeri, performans. İşi zamanında yetiştireceksin. İş yetişir mi, yetişmez mi, bu önemli değil. Yetiştireceksin. Yetişmeyince bunu kendi eksikliğin olarak görüp yetiştirmek için elinden geleni yapıyorsun. Çünkü ‘biz bir aileyiz’! Şirket kültürü denilen şeyin özeti bu. Biz bir aileyiz ve ailenin işi önceliklidir, buna harcadığın zamanın fiyatı, sınırı olamaz; olmasını istemen veya düşünmen ayıptır!.. Kültür bu.

Aslında işçiler arasında zayıflatılan ‘biz’ kültürü, işyerinin kuralları, kalıpları konusunda hayli üretken işliyor. Biz çalışma hayatının sorunlarında oldukça yalnız iken, şirket sorunlarında ‘aile’ oluyoruz. Bu çerçevede iş tanımınız da hayli esnek yapılıyor. Bu esnekliğin adına da profesyonellik deniyor. Yani, her işte çalışacak nitelikte kendinizi yetiştirmiş olmanız ve her işi itirazsız yapıyor olmanız iş tanımınız oluyor. İşsizlik sebebiyle, işe girebilmek için üniversite mezunu olmanızın yanında ek niteliklerinizin olmasının gerekliliği de (yabancı dil, master yapmış olmak, vb.) tam bu anlama geliyor. İşsizlik tehdidi, çalışanların iş tanımının her gün daha da genişlemesine yol açıyor. Sekiz saat çalışarak insan gibi çalışmak istiyorsun. Ancak böyle çalışınca şirketlerde barınamıyorsun. Şirketin belirlediği saatler kadar çalışıyorsun. Biz, bir ücretle üç kişilik iş yapan insanlarız.

İşçi olmak aşağılayıcı bir sıfat olarak mı görülüyor?
Beyaz yakalılar kendilerini işçi olarak tanımlayamadıkları için, söylem olarak işçi beyaz yakalılar da aşağılayıcı bir sıfat olarak kullanılabiliyor. Burada baz alınan durum fabrikada çalışan işçi arkadaşımız oluyor. Beyaz yakalı kendi yaptığı işi, fabrikada çalışan işçinin yaptığı işten çok daha ayrıcalıklı ve özel görüyor. Bunu da üniversite zamanlarında başlattığı kariyer planlarına dâhil olan eğitime, donanıma, vs. bağlıyor.

Üniversite okurken mezun olunca ne olmayı düşünmüştünüz? Bugün çalıştığınız işler mezun olduğunuz bölümlerle ilgili mi? Ya da, “Boşuna mı okudunuz?” desem…
Aramızda fizik mühendisi, işletme mühendisi, sosyolog var, ancak sigortacılık yapıyoruz. Beyaz yakalıların çoğu, üniversite yıllarında yapmaya başladıkları kariyer planlarında kendilerini işçi değil, çalışan/yönetici olarak hayal etmiş, kendilerini buna kanalize etmişlerdir. Bu bağlamda beyaz yakalılar, hız kesmeyen rekabete, sürekli eğitime, yükselen performansa bağlı kariyer hedeflerine ulaşmak için, kendilerini işçi olarak değil ‘ailenin bir çalışanı’ olarak kurumsal şirketlere adamışlardır. Fakat neredeyse bütün çalışanlar, zamanında ve hâlihazırda kariyerlerini geliştirmek için geçirdikleri süreçlerin karşılığını alamadıklarını düşünüyorlar. Üstelik bu kaygının çoğunlukla temel bir problem olduğunun farkına varıldığını söylemek güç. Çalışanlar daha çok çözümü iş/çevre değiştirmekte görüyorlar.

Son dönem ekonomik krizlerin en çok mağdur ettiği kesim, görece yüksek ücret alan kesimler, bankacılar oldu… Buna katılır mısınız?
Yaşadığımız son kriz bütün dünyada olduğu gibi Türkiye de  beyaz yakalı çalışanları derinden etkiledi. Dünyanın belli başlı finans merkezlerinde ellerinde büyük karton kutularıyla işten çıkartılan ofis çalışanlarına haber programlarında sık sık rastlıyorduk. Bu gelişmelerin hemen ardından Akbank 1.400 kişiye yakın çalışanını işten çıkarttı. Vodafone yine 400 kadar çalışanının işine bir gecede son verdi. İşten çıkartılmayıp da geride kalanların şartları çok hızlı bir şekilde kötüleşti.

Bu tehlikeyi gören çalışanlar, örneğin IBM gibi bir şirkette sendikal örgütlenme çalışmasına başladılar, hatta yeterli sayıya da ulaştılar, ama maalesef hareket güçlü olmadığı için bugüne kadar işveren karşısında önemli kazanımlar sağlayamadılar. Diğer taraftan ATV-Sabah grevi de yine coşkulu bir şekilde başlamış, çalışanların yeterli desteğini alamayınca cılız bir eylem haline dönüşerek sönümlenmişti. Fakat her şeye rağmen bütün bu eylemler, platformlar aslında beyaz yakalıların artık az da olsa harekete geçtiğini gösteriyor. Kapitalizmin krizi derinleştikçe bizim çalışma koşullarımız maalesef daha da kötüye gidecek ve beyaz yakalıların dönüşümü çok daha hızlı olacak diye düşünüyoruz.

Beyaz yakalı işçiler arasında örgütlenme fikri var mı? Ekonomik ve sosyal haklar bakımından ne durumdalar?
Beyaz yakalılar arasında ‘örgütlenme’, ‘hak arama’ konuları kişisel düzeyde ele alınıyor. Öyle ki, şirket yönetimlerinin baskıları ‘tazminatımızı bırakalım’ üzerine kurulu. ‘Mobbing’ kavramını güncel kılan beyaz yakalılar oldu. Psikolojik baskının bir şiddet olduğu beyaz yakalılar sayesinde görünür oldu. Örneğin, işten çıkartıldığınızı giriş kartlarınız turnikelerde çalışmayınca anlıyorsunuz. Hiçbir değeriniz yok. En basit hareketimiz, hiç düşünmeden yazdığımız bir mail aleyhimize tehdit olarak kullanılıyor. Bir yöneticimiz hakkımızda verdiği referansla bir işe girmemize engel olabiliyor. Sayısız iş görüşmesinde kötü muamele gördüğümüzü hatırlıyoruz. Üniversite eğitimimiz bizi artık özel kılmıyor.

Ayrıca, “her üniversite mezunu iş sahibi olacak diye bir kaide yok” fikri devlet katında itibar görüyor. Bize, az parayla çok saatler, insanlık dışı çalışma koşul ve kurallarıyla çalışmayı teklif ediyor, alternatifsiz olduğumuz fikrini dayatıyorlar. Çalışma hayatında geriye doğru gidiş kademe kademe yaşanıyor. Kot kumlama işçilerinin silikozis olduğunu bilmeden ölümü yaşanırken, TEKEL işçisi özlük hakları için Ankara’da mücadele ederken, beyaz yakalıların çalışma şartlarının gittikçe kötüleşmesi kaçınılmazdır.

Sürekli bir endişe içinde olan bizler, dönemsel işçi kiralayan firmadan gelen iş arkadaşımıza bakıp fazla mesaimizin hesabını soramaz duruma itiliyoruz. Okul bitince işe başlayayım dediğimizde stajyerlik, asistanlık adı altında harçlıktan farksız ücret karşılığında çalışıp, çoğu zaman eşimizden dostumuzdan ya da bankalardan borç almak zorunda kalabiliyoruz. Dışarıdan bakıldığında birçok insanın erişmek istediği koşullarda çalışıyorsunuz. Ama işin içine girince durumun öyle olmadığını görüyorsunuz. Çalıştığınız koşullardan memnun olamıyorsunuz.

İfade ettiğiniz sorunların çözümü için neler yapıyorsunuz?
Çözüm noktasında yapılanlar, ilk başta ve hatta uzunca bir süre bireysel davranışlar oluyor. Ama bu bireysel davranışın çözüm noktasında yeterli olmadığını da görüyoruz. Daha sonra benzer sorunları dillendirip tartışan arkadaşlarımızı da görünce onlarla beraber çözüm bulma eğilimine giriyoruz. Aynı sorunları yaşayan beyaz yakalılarla olabildiğince ulaşmaya çalışıyor ve deneyim atölyeleri düzenliyoruz. Bu çerçevede işyerlerinde yaşadığımız sorunların farkındalıklarını arttırıyor, beyaz yakalıların sorunların üzerine güçlü bir şekilde eğilmelerini ve çözüm noktasında da birlikte hareket edebilmelerini sağlamaya çalışıyoruz.

Beyaz yakalıların sorunlarının tespiti çözüm bulma noktasında önemli bir hal alıyor. Sorunlarımızın ne kadar farkında isek çözüm bulmak için de o kadar birliktelik sağlayabiliriz. Bunun en önemli başlangıç noktasının da işyerlerindeki varlığımız ve birbirimizin dertlerine dokunmamız olduğunu düşünüyoruz.

Bu çabanızın bir ifadesi olarak Plaza Eylem Platformu’ndan söz eder misiniz? Platformun amacı nedir? Ne yapmak istiyor? Ya da sendikalaşma konusunda ne düşünüyorsunuz?
2008 yılının sonunda ekonomik krizin etkisi yoğun olarak hissediliyordu. En katı değişimi örgütsüz yakalanan beyaz yakalılar hissetti. Ücretler düşürüldü, işsiz kaldılar, ayrılanların yerine daha fazla çalışarak mesailere katlandılar, işten çıkarıldılar. Bu dönemde Akbank’tan 1.400, Vodafone’dan 400 kişi atıldı, ATV-Sabah grevi ve IBM sendika mücadelesi yaşandı. Bu süreçte Plaza Eylem Platformu (PEP) doğdu. Platform aracılığıyla sesimizi yükselttik, dayanışma eylemleri gerçekleştirdik. TEKEL işçilerinin hak arama mücadelesi sürecinde birçok eyleme destek verdik. Bu desteği “vay be, beyaz yakalılar da burada” densin diye, ya da sadece duyarlı insanlar olduğumuz için değil, mücadelelerin taleplerinde kendimizi gördüğümüz için destek verdik.

Aramızda araştırmacı, sigortacı, grafiker ve başka mesleklerden arkadaşlarımız var. Belli bir mesleğe yönelik çalışma yapmıyoruz. Ancak çalışma hayatının kimi sorunları başta tanımını yaptığımız grubun ortak derdi. Bunlar fazla mesai, performans sistemi, sürekli kontrol hissi ile çalışma, psikolojik yıldırma, çalışanların birbirine rekabet etmeye yöneltilmesi, görünüşte birbirine karşı kibar görünen ama alttan alta düşman edilen, kariyer yalanı ile bütün bu koşullarda kendini yalnız hisseden insanlar arasında bir dayanışma ağı kurmayı hedefledik. Bu platform kendilerini ‘beyaz yakalı işçi’ diye tanımlayanların biraraya geldiği bir platform. Amacı özellikle son dönemde bu plazalardaki tabandan gelen hareket doğrultusunda örgütsüz olan beyaz yakalı işçilerin örgütlenme bilincini arttırmak.

Aslında bunu yaparken bir diğer görevi de sarı sendikalarda ‘örgütlü’ beyaz yakalı çalışanlarının çaresizliğini ve bu sendikaların yetersizliğini de teşhir etmek. Bugüne kadar bu anlamda oluşan her türlü harekete gücümüz ölçüsünde destek verdik ve vermeye de devam edeceğiz. Çünkü bugün açıkça görüyoruz ki, bu sendika bürokrasisi sayesinde, gerek seçimlere hile karıştırarak gerek sahte üyeler yaratarak yıllardır koltuklarında oturmayı başarmışlar, ama işçi hakları adına kıllarını kıpırdatmamışlar, hatta çalışanların örgütlenmesine de bizzat engel olmuşlar. Biz sendikaları hareketlendirecek olanın taban hareketi olması gerektiğinin farkındayız.

Sendikalar ve bürokratları ya bu harekete ayak uydurarak kendilerine çeki düzen verecekler ya da yerlerine başka sendikalar geçecek. Biz aslında plaza eylem platformu olarak tam da bu tabandan gelen hareketin sonucu ve ürünüyüz. Bundan sonra yapacaklarımız da bu hareketin gücüne bağlı olacaktır.

Bizi küçük burjuva bir oluşum ya da boş zamanlarını değerlendirmek isteyen beyaz yakalıların yaptığı bir sosyal etkinlik olarak görenlere en iyi cevabı yine bu hareketin kendisi verecektir. Kendi çalışma ve sosyal hayat alanındaki işçilere küçük burjuva diyerek bu alanlarda örgütlenme faaliyetinde bulunmayanlar bizce kendi güçlerini ve işlerini küçümsüyorlar demektir. Diğer beyaz yakalılardan farklı olarak örgütlenme bilinci gelişmiş olmasına rağmen bu küçümseme içinde olanların da, gittikçe büyütmeyi hedeflediğimiz grubumuza destek vermesi için bu konuda uyandırılması da aşikâr ki bize düşüyor.

Beyaz yakalılar arasında örgütlenme bilinci oluşturmayı ve bu bilince sahip olanları yan yana getirmeye çalışıyoruz. Eğer sömürünün ve baskının olduğu her yerde mücadele de olacaktır diyorsak plazalar da artık bu mücadelenin, eylemlerin ve hatta grevlerin yapılacağı yerler olmalıdır. Bugün fabrikalarda eylem varsa yarın plazalarda da eylem olacaktır. Sınıf bilincimizin olmaması, tüketim toplumunun daha fazla esiri oluşumuz, rahatımıza düşkün olmamız, yalan da olsa kariyer planlarımız, sınıf atlama hayallerimiz önümüzdeki en büyük engellerden bazıları.

Fakat şunu yavaş yavaş fark ediyoruz ki, bugün örgütlenmek ve haklarımız için mücadele etmek, sadece başkaları için değil kendimiz için, çocuklarımız için de bir şey yapmak demektir. Bunun bilincinde olan herkesi plaza eylem platformuna katılmaya davet ediyoruz.

Sizin gibi çalışma koşulları olan diğer işçi kesimleriyle yan yana gelme yönünde bir çabanız var mı? Ya da yan yana gelebilmek için neler yapılabilir?
Aslında böyle bir çabamız var, çünkü daha önce de değindiğimiz gibi, biz mavi yakalı bir işçi ile beyaz yakalı işçi arasında fark olmadığını düşünüyoruz.

Geçen yıl TEKEL işçilerinin direnişlerine Plaza Eylem Platformu olarak biz de elimizden geldiğince destek vermeye çalıştık. Ankara’ya ziyaretler düzenledik, işyerlerimizden arkadaşlarımızı işçilerin kurduğu çadırlara götürdük. Ankara’ya gidemeyen çalışma arkadaşlarımızdan para toplayarak, mesela bütün çadırlardaki bir öğle yemeğini biz karşıladık ve ayrıca bu yemeğin işçilerle birlikte bütün çadırlara dağıtılmasına da yardım ettik. Yine TEKEL işçileriyle dayanışma etkinlikleri düzenleyerek burada topladığımız parayla Ankara’ya gitmek isteyip de gidemeyen öğrencilerin yol masraflarını karşıladık.

Bu yıl Casper’da direnen işçi arkadaşlarımız için Maslak Plazalar bölgesinde bildiri dağıtarak, beyaz yakalıları Casper ürünlerini boykot etmeye davet ettik. Direniş çadırlarını ziyaret ettik ve Taksim’deki eylemlerine de kendi pankartımızla aktif olarak katıldık.

Bundan sonra da diğer işçi kesimlerinin bu tür sendikalaşma ve direniş mücadelelerine gücümüz oranında katkı sunmayı istiyoruz.

Aslında bir direniş varsa bir şeyler yapmak isteyen insanlar da bir şekilde biraraya geliyorlar ve yeni yöntemler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Direnişlere daha fazla destek vermek ve bu direniş deneyimlerinin diğer işçilere aktarılmasını sağlamak için belki işçi sınıfının bütün kesimlerinin içinde yer alacağı bir işçi dayanışma platformu kurulabilir. Sendikaların yerine geçmeyi istemek gibi bir düşüncemiz yok tabii, ama yakın geçmişte yaşadığımız direnişlerde bazı sendikaların aldığı pasif tutum böyle bir platformun kurulmasını gerekli kılıyor. Bu tür taban örgütlenmelerinin sendikaların daha aktif bir şekilde harekete geçmesine de etkisi olacaktır diye düşünüyoruz.

Yunus Öztürk, Mesele Dergisi, Temmuz 2011

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s