YAKASI BEYAZ BAHTI KARA, Sevag Beşiktaşlıyan, Agos

BOSUNAOKUDUK.inddBu yıl KPSS’ye yaklaşık 950 bin kişi katıldı. Yaklaşık 700 bin kişi üniversiteye başladı. Açıklanan son işsizlik oranlarına göre ise Türkiye’nin genç nüfusunun %15,7’si işsiz. Üniversite eğitimi, artık adını bile karıştırdığımız sınavlar, beyaz yakalı işsizliği, güvencesizlik  ve tüm bunların sebep olduğu sıkıntılar milyonlarca insanın hayatının bir parçası. Boşuna mı Okuduk?: Türkiye’de Beyaz Yakalı İşsizliği kitabının yazarları Aksu Bora, İlknur Üstün, Necmi Erdoğan ve Tanıl Bora’yla bu toplumsal yarayı konuştuk.

– Üniversiteye girecek gençlere verilen ilk tavsiye olarak, “gönlünüzden geçen mesleği seçin” denir. Böylesi geleceğin flu göründüğü bir ekonomik ortamda, bu tavsiye ne kadar geçerlidir?

Aksu Bora: İnsanın gönlünden geçen mesleği bilebilmesi için bir sakinleşmesi, düşünmesi lazım. Kendini tanımak için biraz sükünet bulması lazım. Küçücük yaştan itibaren sınav sersemi olan bir çocuğun gönlünden ne geçebilir? O çocuk kendini ne kadar tanıyabilir, gönlünden ne geçtiğini nasıl bilebilir? Ekonomik ortamdan önce, problem buradan başlıyor. Ekonomik geleceğin belirsizliği, karanlığı, “tamamen nasıl iş bulabilirim? Hangi meslekte para var?” sorusu üzerinden tercih yapmaya yöneltiyor. Kimisi “paralı meslek” mitlerinin peşinen sürükleniyor. Kimisi ezbere, hayatta ona uymayacak mesleklere adım atıyor. Hem mutsuzluk hem başarısızlık üreten bir döngü…

– LYS, YGS, ALES ve sonunda KPSS… Bu kadar çok ve sürekli sınavlardan geçme insanlarda yapısal sıkıntılar meydana getimez mi?

Tanıl Bora: Getirmez olur mu? Bu sıraladığınız kısaltmaları birtakım hastalıkların rumuzları olarak bile algılayabilir insan! Kitapta da anlatmaya çalıştığımız gibi, sürekli yeni sınavlara maruz kalmak, -neredeyse bir sınavı kazanmanın sağladığı en net pratik kazanımın bir sonraki sınava girme hakkını kazanmak olması!-, örseleyici, güven kırıcı bir deneyim. Bu da prekarizasyon dediğimiz sürecin bir parçası işte; güvencesizleşme, emek ve yaşam şartlarının kırılganlaşması… Sözünü ettiğiniz sınavların “ölçme” kabiliyetinin, ondan da önce “adilliğinin” ziyadesiyle şüpheli olması, anlamsızlık duygusunu derinleştiriyor. Beri yandan, bu sınavlara hazırlanmanın kendisi bizzat bir mesai ve bir endüstri teşkil ediyor.

İlknur Üstün: Eski bir dersane öğretmeni olarak bizdeki sınav odaklı sistemin bu konuda hali bizim gibi olan bir başka ülke var mıdır, bilmiyorum. Sadece işsizlik ile bağlantılı olmayıp onu değişik kollardan besleyen bir mekanizma olduğunu düşünüyorum. Neredeyse kendini yaratan koşullardan bağımsızlaşmış ve kendini yenilmez kılmış bir sistem, bir “canavar” bu. Eğitim sistemimizin hali Türkiye’nin ekonomik ve toplumsal kısıtlarını yeniden üreten ve en az işsizlik kadar önemli bir sorun bence. Beyaz yakalı (eğitilmişlerin) işsizliğinin eğitimle ilgili boyutu ayrı bir çalışma ve bir devam kitabı olabilir. Hemen herkes eğitimin birbirine bağlı bir seçme sınavları zinciri ile test çözme tekniklerine indirgendiğini, okulların değersizleştiğini zaten söylüyor. O halde bu tarz bir eğitimin “asi ama yaratıcı” bireyleri adaletsizce elediği doğrudur. Bu izi sürersek, devlette ya da özel sektörde eğitilmişlerin büyük çoğunluğunun aldıkları eğitimle ve gösterdikleri liyakat ile değil, bulundukları iş ortamındaki koşullar ve o ortama özgü araçlarla yeniden şekillendirildiklerini de görebiliriz. Dolayısıyla gene sektörleri içinde kolayca harcanabilir değersizleştirilebilir ve geri alınabilir bir pozisyonu tutmuş oluyorlar.

– Üniversiteden sonra iş bulamama korkusu, gençler arasında bu derece yaygınken, bir istihdam karşılığı olmadan, her ilde üniversite açılması nasıl bir politikanın ürünü?

Tanıl Bora: Geçen yüzyılın ilk yarısında “temel beceri” deyince, okuma yazmayı anlardık. Bugün temel beceri deyince, bilgisayar kullanımına aşina olmayı anlıyoruz. “Niteliksiz emeğin” ve “yarı kalifiye ara eleman” çıtası gitgide yükseliyor. Meşhur askerlik hikayesi vardır ya, subay “elektrik mühendisi var mı?” diye sorar, onlar arasında yüksek lisans yapan var mı diye sorar, çıkan askere der ki “Bundan sonra televizyonu sen açıp kapatacaksın!” Bu hikaye, mecazen, gerçek oldu.  Dolayısıyla, nüfusun geniş bir kesiminin üniversiteden geçmesi, yeni emek-sermaye rejiminin bir icabı. Tabii bu, üniversiteye atfedebileceğimiz “dünya bilgilerine açılma, öğrenmeyi öğrenme” gibi işlevlerin budanması, buraların meslek yüksek okulu hüviyetine bürünmesi anlamına geliyor. Üstelik, işini iyi yapamayan meslek yüksek okulları. Beri yandan üniversiteciliğin kendisinin de bir endüstri, istihdam ve kâr alanı olduğunu unutmayın!

– Türkiye ekonomik büyümesini özel sektör aracılığıyla sağlarken, neden devlet sektöründe çalışmaya ilgi halen bu kadar yoğun?

Aksu Bora: Yıllar önce kent yoksullarına dönük yaptığımız çalışmadan (Yoksulluk Halleriadıyla kitaplaşan çalışma) çocukları için nasıl bir gelecek istediklerini sorduğumuzda, hanelerin çoğunda “bi memur olsun” cevabını almıştık. Bu cevap, orta sınıflar için de geçerli görünüyor, çünkü büyük bir güvencesizlik sorunu var. Sadece iş güvencesi değil, dünyayla ilgili insanlardaki temel duygu, kaygı ve endişe. İstikrara düşkün orta sınıflarda kaygı ve endişe zaten hep daha baskındır, sistem onların kaygı ve endişeleri üzerinde duruyor! İnsanlar kendi güçleriyle bu dünyanın üstesinden gelebileceklerine pek ihtimal vermiyorlar. Yani, “yeneceğim seni İstanbul” iddiası, ancak televizyon dizisi fantazisi olabilir artık!

– Özel sektörün halen Türkiye’deki üniversite mezunu gençlere güven verememesinin sebebi nedir?

Tanıl Bora: Kamu sektörünün de güven verdiğini düşünemeyiz. Ayrıca böyle toptan düşünemeyiz: Özel sektöre güvenmek bir yana hayran olan, gözleri kamaşarak bakan hayli geniş bir üniversiteli kesimi de yok değil. O yüzden, güvenden ne kastettiğinizi de tartışmak gerek… Kapitalizmin ve endüstrinin kendi rasyonalitesi içindeki bir güvensizlikten mi bahsediyoruz; “adam gibi kapitalist” olmak yerine lümpen-kapitalist bir idare-i maslahatçılık anlamında? “Kuralına göre oynamak” anlamında? Öyle bakarsak, Türkiye’de “Batılı anlamda” kapitalist iş kültürünün yerleştiği adacıklar var pekâlâ. Beri yandan, “Batılı anlamda” kapitalist ortamlarda da kitabı-kuralı eğip büküyor. O kuralın-kitabın esasına güven duymayı tamamen bir kenara bırakıyorum. Özel sektör deyince, işveren deyince, güvensizlik esastır, bana sorarsanız!

– “Değersizleşen diploma” sahiplerinin umutsuzluğunun Arap ülkelerindeki başkaldırıların itici gücü olduğu söylenegeldi. Türkiye’de de “eğitimli işsizlik” sıkıntı yaratacak boyuttayken, seslerinin güçlü bir şekilde çıkmamasının sebebi, “hâlâ umutları olması” mıdır?

Necmi Erdoğan: Bu yalnızca eğitimli işsizler için değil, yoksul, emekçi halk kitlelerinin bütünü için sorulabilecek bir soru. Yani müesses nizama güçlü bir sesle itiraz veya muhalefet etmemenin onlara özgü olmadığını akılda tutmak lazım. Geçinmek veya ayakta kalmak için başvurulan çeşitli taktiklerin, aile desteği ve sosyal bağların çelişkileri yumuşatıcı bir rolü elbette var. Ama ben esas olarak Türkiye toplumunun içinde bulunduğu ideolojik-politik iklimin bunda belirleyici olduğu kanısındayım. Hakim ideolojinin insanları yalnızlaştırma, yalıtma, dayanışmadan ve ortak mücadeleden uzaklaştırma programı görece de olsa işliyor görünüyor. Ama tabii hep böyle gitmeyecek. Bu da benim umudum!

– “Daha yüksek eğitimin” işsizlikten kaçış yolu olarak görülmesi ortak bir kanı. Sertifika programları, kişisel gelişim kitapları, eğitimler, yüksek lisanslar… Fakat insan iş dünyasına göre biçimlendikçe işsiz kalmanın açtığı yaralar daha büyük olmaz mı?

İlknur Üstün: Elbette, eğitim, ne yaparsanız yapın, sadece “test çözme, sınava girme” çizgisine hapsedilemez. Tüm zayıflığına karşın okulun kendi bir toplumsal ortamdır. Ailenin, kültürel ve sınıfsal çevrenin biçimlendirmeleri vardır. Tüm bunlar ne kadar etkili oluyor ve nasıl işliyor, araştırmaya değer. Yine de ana hatları gözlemleyebiliriz. Lise sonrası eğitimin hedeften çıkarılması, yurt dışında ya da paralı üniversitelerde eğitim, hatta sertifikalı eğitim (tabii tüm bu kişisel gelişim kitapları, eğitimler…) hepsi sonuçta eğitimin geçerli akımının ve bu geçerli akımın içinden sıyrılamayan eğitilmişlerin toptan değersizleşmelerine katkıda bulunuyor. Bu çeşit özel çözümler geneldeki sorunu bence derinleştiriyor. Bu değersizleştirme salt kişisel pozisyonlarda gözlemlenen bir şey olmakla kalmıyor, beyaz yakalı iş gücünün genel bir zayıflığı olarak da kendini gösteriyor olmalı. Yaratıcılık, verimlilik, inisiyatif zayıflıyorsa bu geri çekilme her yapıda başka yetilere ya da aidiyetlere dayalı hiyerarşileri güçlendiriyor demektir. Bu ortamda sınıfsal, etnik, cinsiyete dayalı aidiyetlerin güçlenmesi, ayrımcılığın her türünün beslenip gelişmesi kaçınılmazdır. Tabi ki burada “eğitim şart” demiyorum. Eğitimin nasıl araçsallaştığından bahsediyorum. Kişilerin iş alanı olarak devleti mi, özel sektörü mü seçtiği bence diğer sorunuzda bahsettiğiniz gibi bir güven meselesi ama bu güven daha çok bahsettiğim ayrıcalıklarla ilişkili olarak rol oynuyor diye düşünüyorum.

– Beyaz yakalılar, statü olarak üst sınıflara ait olsalar da, çalışma şartları daha alt sınıflara ait. Bu şartlar ve güvencesizleşme, bir ‘beyaz yakalılar sendikası’ kurulmasına sebep olur mu?

Necmi Erdoğan: Bu soruya da beyaz yakalılarla sınırlı bir cevap vermek imkansız. Mevcut sendikal örgütlenmelerin, taşeron işçilerinin ve genel olarak güvencesiz emekçilerin durumuyla birlikte düşünmek gerekir. Güvencesizlerin kolektif eylem ve örgütlenmeye yatkınlığına ilişkin çalışmamızda edindiğiniz izlenimler daha çok karamsarlık veriyor. İyimser olmak istersek, şunu söyleyebiliriz: Beyaz yakalı güvencesizlerin harekete geçmesi, yaratacağı yeni mücadele ve örgütlenme biçimleriyle, belki mavi yakalıların mücadelesindeki tıkanıklıkların da açılmasına katkıda bulunur, oraya da bir ivme verir. Asıl önemli olan, iki yakanın birbirine kavuşması, mavi ve beyaz yakalı emekçilerin mücadelesinin ortaklaşması.

– Sizin bahsettiğiniz ‘kol emekçisi’ ile ‘beyaz yakalı’ işsizin arasındaki dil farkının, ilki olayları ‘ben’ diye anlatırken, diğerinin ‘kişisizleştirme’sinin sebebi nedir?

Necmi Erdoğan: Öncelikle bu dil farkının mutlak olmadığını, bir eğilim olduğunu belirtmeliyim. Orta sınıf sayılabilecek beyaz yakalılar somut terimlerle konuşmak ve doğrudan deneyimlerini veya hikayelerini anlatmak yerine, soyut terimler kullanarak içinde bulundukları durumları tanımlama ve adlandırmaya meylediyorlar. Bunun sahip oldukları veya edindikleri dilsel ve kültürel sermaye ile ilgisi var tabii. Ama kişisizleştirme gibi dilsel mekanizmaların özellikle işsizlikle ilgili duyguların dillendirildiği veya konuşan insanın kendisi hakkında hüküm verilebileceğini düşündüğü durumlarda özellikle devreye girdiğini düşündüğümüzde, saygınlık ve özsaygı kaygılarıyla da ilişkili olduğunu anlıyoruz. Yani “değerli” olduğunu düşünürken hiçleştirilme ile yüz yüze gelen insanın küçük düşmekten veya yargılanmaktan korkmasının da önemli bir rolü var. Dolayısıyla bu mekanizmalar kendini gizleme ve korumaya yönelik olarak işliyor. Birçok insanın bizimle görüşmeye yanaşmaması da bu saygınlık ve değer kaygılarına işaret ediyor zaten. Dil farkını bir kenara koyarsak, üretim sürecinin tümüyle dışına atılmış, mutlak yoksulluk yaşayan insanlar veya kol emekçileri de maruz kaldıkları sömürü ve tahakküm ilişkilerine katlanırken “gerçek ben” ile “oynayan ben”i ayırabiliyor. Yani her iki durumda da saygınlık ve özsaygıyla ilgili bir sancı veya yara söz konusu.

Sevag Beşiktaşlıyan, Agos, Eylül 2012 Yazının orjinali için buraya tıklayınız.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s