ÇALIŞMAK SAĞLIĞA ZARARLIDIR – Annie Thebaud-Mony

calismak_sagliga_zararlidirFransız sosyolog, Annie Thébaud-Mony, rekabet gücü adına dünyanın çeşitli ülkelerinde çalışma hayatının kadınları ve erkekleri nasıl hasta ettiğini, yaraladığını ve öldürdüğünü anlatıyor ve bu suçların nasıl cezasız bırakıldığını anlatıyor

Kitaba dair ilk makale Le Monde Diplomatique’in Temmuz 2007 tarihli nüshasındaki Fransızca orijinalinden Şule Ünsaldı ve Aslı Odman tarafından Sendika.Org için çevrilmişti.

Kitap Ayşe Güren’in çevirisiyle Ayrıntı Yayınlarından çıktı. 

Arka kapak:
Dünyanın her yerinde, ‘rekabet edebilirlik’ adına, çalışma hayatı öldürüyor, yaralıyor, binlerce kadını ve erkeği hasta ediyor. Sağlıklarına ciddi biçimde zarar verdiğini bilseler de, bu insanların, geçimlerini sağlayabilmek için bu tür işlerde çalışmaktan başka çaresi yok… Fransa’da, iş kazalarından günde iki, asbeste bağlı hastalıklardan sekiz kişi ölüyor. İki buçuk milyon çalışan her gün işyerlerinde kanserojen kokteyllere maruz kalıyor. Milyonlarca kadın ve erkek bir insanın fiziksel ve ruhsal olarak dayanabileceği sınırların ucuna itiliyor. İşyerlerinde intihar ediyor. Kısacası, çalışma hayatı yaralıyor, öldürüyor ve hasta ediyor. Fakat öldüren gerçekten çalışma hayatı mı yoksa yönetim kurullarının oval masalarında çalışma organizasyonunun nasıl olacağına dair muktedirlerin verdiği kararlar mı? Sahte bayraklı armatörlerin ve dünya çelik tüccarlarının yüksek çıkarları için bugün, Hindistan’da Alang sahiline çekilmiş gemileri sökerken, belki iki, belki on, belki altmış işçi ölecek. Burada bahsi geçen, çalışmaktan ölümleridir. Bunlara neden olan riskler gibi ‘kabul edilebilir’ gösterilirler; sorumluları için ise, hiçbir mahkumiyet söz konusu değildir.

Bu kitap, sanayi ve hizmet sektörlerinin farklı iş kollarından toplanan çok sayıda tanıklığa ve asbestin aydınlatıcı örneğine dayanarak kamu sağlığının “kör nokta”sına ışık tutuyor: Çalışanların hayatına, sağlığına ve onuruna yönelen saldırıları görünür kılıyor. Kendine Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu referans alan yazar, insan öldürme, başkasını tehlikeye atma, onura saldırı ya da tehlikedeki insana yardım etmeme suçlarında, sorumluların nasıl bütünüyle cezasız bırakıldığını gösteriyor. Ayrıca, endüstriyel çıkarlar tarafından manipüle edilmiş bilimsel araştırmaların tehlikeli sonuçlarına dikkat çekiyor. Bireysel ve kolektif direnişe ve yurttaşları tetikte olmaya çağıran sağduyulu, sosyal ve sağlık bilimlerini somut örnekler üzerinden buluşturan canlı bir kitap.

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (www.yanginkulesi.org) “Tuzla’yı, Davutpaşa’yı, Karadon faciasını, saatli bomba asbestin etkilerini anlamak için kılavuz bir kitap. Usta sosyolog Thébaud-Mony hepimizin bir politika olarak uygulanan güvencesizleştirme ile nasıl sağlık ve canımızı kaybettiğimizi, Fransa, İtalya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika, Kanada’dan somut örneklerle anlatıyor. Sırf iş güvenliği uzmanları için değil, güvenceli güvencesiz, evde, işyerinde, kadın, erkek, Türkiyeli, göçmen çalışma hayatının içindeki herkes için bir ‘YANGIN ALARMI’ veriyor bu kitap.”

Prof.Dr. Korkut Boratav “Çalışmak sağlığa ciddi biçimde zarar verebilir mi?” Bu soruyu bir Fransız sosyolog, Annie Thébaud-Mony, önce kendi ülkesi için soruyor; sonra da Fransa dışına (Kanada, Brezilya, Hindistan, Güney Afrika’ya) bakıyor ve ne yazık ki, “evet; hem de çok ciddi biçimlerde…” diye yanıtlıyor.

Kapitalizmin, pek çok kişi tarafından tarihe karıştığı sanılan trajik bir yüzünün 21. yüzyıl başlarındaki çirkin görüntülerini ortaya koyan bu canlı ve önemli çalışma, emeğin ve emekçinin kaderiyle, gönenciyle ilgilenen Türkiye’den okurları da yakından ilgilendirecektir.

Aslı Odman’ın sunuşu:

Gerçek Olağanüstü Hal:
Çalışırken ölüyoruz, yaralanıyoruz, hasta oluyoruz!
‘Tuzla’da işçiler neden ölüyor?’. Bu soruya onlarca defa maruz kalmış, tersaneler bölgesindeki seri ölümlerinin oradaki iş organizasyonu ile, özellikle de taşeronlaştırma ile ilişkisini basit örneklerle anlatacak sezgisel bir ‘iletişim stratejisi’ geliştirmek durumundaydım. Zira Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu adlı, Limter-iş Sendikası’nın inisiyatifi ile 2007’de kurulmuş, mesleklararası, bağımsız, ad hoc bir gözlem komitesinin sosyal bilimci mensubu idim. 2008 Şubat’da yayınlanan ‘Tuzla Raporu’(1) için iş kazası mağduru işçiler ve aileleri ile görüşüyor, raporun ‘malzemesini’ bölgeye bitişik iş bulma noktalarında, tren istasyonlarında, işçi kahvehanelerinde, evlerde, amele pazarlarında, bekar odalarında topluyorduk. Devletin ve işverenlerin gemi inşa işkolu ile ilgili hiç bir belgesinde çalışanların hergün maruz olduğu çalışma koşullarının nedeni, nasılına dair tek kelime bulunmuyordu. Varolan sadece ihracat rakamları, tonlar, kapasite kullanımları ve ‘şanlı denizci millet’ sosuna batırılmış bir kalkınma söylemiydi. İş Komisyon’un başına kalmıştı. Kolektif, müdahil ve acil bir çalışmanın ürünü olan Tuzla Raporu yayınlandığı sıralarda, basın ve kamuoyunun ilgisi Tuzla’da kuşlar gibi dökülüp ölen (sadece o sene içinde 26 işçi çalışırken canını tersanelerde bırakmıştı) işçilere dönmüştü. TBMM Özel Araştırma Komisyonu topluyor, Bölge Limter-iş’in fiili grevleri ile sarsılıyor, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu özel bir rapor kaleme alıyor, havzaya iş müfettişleri yönlendiriliyordu. Ortalık ‘Tuzla haberinden’, Tuzla Komisyonu’nun başı da işten geçilmiyordu.

İşte tam bu dönemde kelimelere, teorilere, kavramlara ihtiyaç arttı. Gemi inşa sürecindeki emeğin bölünüp, yasadışı bir şekilde taşeron şirketlere devredilmesinin seri ölümlü iş kazaları ile ilişkisinin tesadüfi veya geçici olmadığı, gemi inşa sektörüyle de kısıtlı olmadığı belliydi. Fakat ‘taşeron öldürür!” demek tersane sahiplerinin ve İş Kanunu’nun ihlal edilmesini teşvik eden devletin sorumluluğunun üzerini örten bir söylemdi. Peki yekdiğerine twitter çağında derdini anlatabileceğin o otuz saniye içerisinde ne demeliydi? Çalışma hayatındaki güncel dönüşümler, yasa çıkarma furyası ile ‘adli ve tesadüfi’ bir vaka gibi sunulan iş kazaları ile ilişkileri nasıl anlamalı ki anlatabilmeliydi? Üstüne üstlük bir yandan da bu kazaların ‘doğal’ olduğunu, ‘omlet yapmak için yumurta kırmak’ gerektiğini savunan işveren ve siyasetçi söylemleri gelişigüzel ve yanıltıcı bir şekilde ‘bu iş Avrupa’da böyle, dünyada da böyle’ mesajını veriyorlardı. Ve memlekette işçi sağlığı alanında ciddi ve zamanal/mekansal kapsayıcı uluslararası karşılaştırmalar mevcut değildi. Karşılaştırmalı iş kazaları (meslek hastalıklarının bahsini bile geçiremiyorduk bile!) sözkonusu olduğunda işverenler ve siyasetçiler “Avrupa ve Dünya’ya dair” bilgiyi tuttukları yerden, istedikleri gibi sunuyorlardı. İşte tam bu ihtiyaçlarla bakışlar ve arayışlar keskinleşmiş bir dönemde elime, Le Monde Diplomatique’de Temmuz 2007’de yayınlanmış bir yazı elime geçti: ‘İşyeri: Ölüm ve Şiddet Mahali’(2). Yazı sorduğum ve sormayı henüz akıl edemediğim pek çok soruyu işçi, işyeri hekimi, iş müfettişi, iş kazası mağdurlarının aileleri, araştırmacılar ve alandaki sosyal hareketler ile ilgili müthiş zengin ve canlı anektotlar içerisinde ele alıyor, bu anektodları birbirine bağlama şekli ise, o hemen kendini belli eden ‘organik’ saha deneyiminden kaynaklanan mütevazi ve güçlü teorik çerçeveyi ortaya koyuyordu. Makalenin yazarının Fransa’nın en prestijli tıp araştırmaları kurumunun müdürü olan (Ulusal Sağlık ve Tıp Araştırmaları Enstitüsü -INSERM) bir sosyolog olduğunu öğrenmek beni daha da şaşırttı. Bir sosyalbilimci, tıp kadar uzmanlık yaklaşımı baskın bir alandaki araştırma kurumunda, interdisipliner sağlık araştırmalarını en üst konumda koordine ediyordu! Yazı, sadece Fransa’dan değil, İtalya, Hindistan, Brezilya, Güney Afrika ve Kanada’dan derlediği iş kazası ve meslek hastalıkları vakaları, bunlara karşı girişilen ve girişilemeyen kolektif mücadeleleri, çalışma hayatında son dönemlerde yaşanan, kimilerinin ‘esnekleştirme’, kimilerinin ‘güvencesizleştirme’, kiminin ‘işgücünün dışsallaşması’ dediği yapısal dönüşümlerin ekonomi-politik bağlamına sağlamca oturtuyordu. Bunu yaparken de iş kazalarının teknik özgüllüklerini, fabrikaların, yerel sosyal hareketlerin dinamiklerini, hastalıkların tibbi tanımlarını basite indirgeyen, tektipleştiren aşırı soyut sol hamasi dile başvurmuyor, somut anektotlara somut olarak yaklaştığı esnada muhalif bir dili doğuruyor, bu şekilde müthiş ‘faydalı, kullanılabilir, ilham verici’ bir bilgi kaynağı sunuyordu. Kısa bir süre sonra Thébaud-Monyénin bu dilin, bu hareketler (özellikle de Asbest’in dünyada yasaklanması için oluşturulmuş küresel ağ olan Ban Asbestos’da) içinde angaje bir biliminsanı olarak bizzat bulunmasından, bilgisini hareketler içinde kazanması ve tekrar bu hareketlere sunmasından kaynaklandığını anladım. Kendi tabiri ile ‘mağdurları bilimsel bilgiyle, bilimsel bilgiyi de muhataplarıyla buluşturan’, bunu yaparken de ”bilimi, bilim insanlarına tahsis edilmiş yüksek bir mevkiye yerleştirmeye yönelen elitist anlayıştan kop[arak], bilimi bilginin ve deneyimin üretildiği diğer yerlerden sadece biri olarak” görmesi yaptığı işin (biyografi ve kariyerinin uyumunun) ana felsefesini oluşturuyordu. Öngörülebilir, fakat muktedirlerin çıkarlarının set çekmesi nedeniyle görünemez kılanan gelecek olan felaketlere, acı ve kayıplara dair ‘yangın alarmı verme’, insani sorumluluğu ve kamu bilinci her satıra sinmişti. Annie Thébaud-Mony’nin yazısı, bizzat bir yangın alarmına dönüşmüştü.

Bu Le Monde Diplomatique yazısı, şu anda elinizde tuttuğunuz kitabın bir özetidir. Sonrası Ayrıntı Yayınları’ndan Abdullah Bey’in samimiyetle ilgili ve ciddi yaklaşımı ve terminolojisi dört bir dalda dallanıp budaklanan işçi sağlığı ve iş güvenliği alanındaki bu kitabı çevirme çılgınlığına giren Ayşe Güren’in kılı kırk yaran ve hayatını bir yıl süren tercüme sırasınca “parenteze alan” emeği ile geldi. Bu arada bağımsız, ad hoc, ağ şeklinde örgütlenmiş ve mesleklerarası Tuzla Komisyonu deneyimi 2011 yılında, İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, nam-ı diğer “Yangın Kulesi’ne evrildi. Kule şu şekilde işliyordu: düzenli bir websitesi, aylık e-bülten, daha da önemlisi işçi sağlığı ve iş güvenliğinin tüm muhataplarını, bireyleri ve örgülenmeleri bir araya getirmeyi amaçlayan geniş katılımlı tematik aylık meclis toplantıları, aylık kaza raporları ve her ay bir işkoluna özel basın açıklamaları. Mağdur işçi aileleri, örgütlenme çabası içindeki işçi toplulukları, aktivist sendikacılar ile sahanın profesyonellerini (doktorlar, mühendisler, akademisyenler, müfettişler, hukukçular, konu hakkında uzmanlaşmış basın mensupları…) bir araya getiren süreklilik arzeden, güvenilir bilgi üreten, derleyen, izleri silinmeye çalışan iş kazalarının ve meslek hastalıklarının kaydını tutan, belleği olmaya çalışan bir yapı. ‘Kayıtdışı” bırakılan kaza ve hastalıkları, emekten yana “kayıtiçine” alan, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin dilinin, metodlarının, aktörlerinin ticarileşmesine, acıdan kâr etme mantığına karşı bir barınak aynı zamanda “Yangın Kulesi”.

Annie Thébaud-Mony’nin elinizde tuttuğunuz kitabı kulemizde ihtiyacımız olan erzak, ısı, ışık ve mühimmatı sağlayan eserlerden. İşçi sağlığı ve iş güvenliği bilgisini, bize hareketlerin oluştuğu yerlerde ve şekillerde ulaştırıyor: Ban-Asbestos, Amisol amyant fabrikasının kadın işçilerinin uzun soluklu direnişi, Aulney-sous-Bois’daki amyant öğütme fabrikasına karşı yerel yurttaş hareketi, Casale ve Sicilya Eternit karşıtı mücadeleler, Toulouse AZF patlaması sonrasında kurulan “Penceresizler Hareketi”, göçmenlerin yaşam ve sağlıklı çalışma hakkı üzerinden önemli bir örgütlenme geliştiren Kağıtsızlar Hareketi, Amisol’lu kadınlarla Jussieu Üniversitesi’ni buluşturan kimya mühendisi Henri Pézeret, Lille Alstom Fabrikası işçilerinin hukuk mücadelesi, Bourg-en-Bress’de senelik sağlık hakkı ihlalleri raporları yayınlayan İşyeri Hekimleri Kolektifi, L.611-10 Derneği adı altında kurulmuş İş Müfettişleri Derneği ağı..Fakat kitap sırf hareketleri anlatmıyor, statükoların nasıl kurulup, korunduğuna anlatıyor. Özellikle günümüzün “yaşlı” sendikaların nasıl çoğunlukla sendika içi iktidar çatışmalarına öncelik verip, istihdam ile işçi sağlığı arasındaki çelişki içerisinde birinciden yana taraf tuttuklarını, örtük veya açık işletmeseverliklerini, hatta milliyetçiliğin kimi biçimlerini bizzat benimsediklerini, bağımsızlığı güvence altına alınmamış ve uzmanlık elitizmi habitüsü içindeki işyeri hekimlerinin nasıl sistematik olarak “tehlike altındaki bir başkasına yardım etmeme” suçu işleme durumunda kaldıklarını, sanayi çıkarları tarafından manipüle edilen araştırmalara imza koyan araştırmacıların can ve sağlık tehditlerinin nasıl görünmez ve cezasız kılınmasına hizmet ettiğini anlatıyor. Kitap, hareket halinde gelmemiş, anlatılmasa unutulacak hikayeleri de anlatıyor: bazen acılı bir sevgilinin, eşin, evladın, kardeşin inatçı takibi bırakmadığı durumları. Bazen mücadelenin edilemediği ve sosyoloğun hassas mülakatlarıyla hep var olduğunu hissettiğimiz ‘onur hakkı’ hissinin bastırıldığı durumları. Ama her durumda yaşam ve sağlık hakkının, “öfkeden ağlatacak kadar güçlü ve samimi” onur hakkı talebi ile iç içe olduğuna tanıklık ediyor uzun işçi anlatıları. Annie Thébaud-Mony hukuki alanda da önemli bir erzak sunuyor bize: İş kazalarını ve meslek hastalıklarını bireyselleştirilmiş ve sigortacılık konusu edilmiş tazminat hesaplarının (Türkiye’de ise ekseriyetle enformal “kan parası” pratiğinin) dışına çıkarıp, Ceza Kanunu’nun sağladığı imkanlardan faydalanmak imkanını sistematik olarak inceliyor. Zararları ölçen tazminat üzerine kurulu özel hukuk alanından, kamu hukuku alanına kaydığımızda önümüzde çok önemli kapılar açılmakta. İşverenlerin iş organizasyonu üzerinde neredeyse tekelci bir güce sahip olduğu ülkemizde, iş organizasyonundan kaynaklanan iş kazaları ve henüz kayda geçirilme rakamları komik derecede kalan meslek hastalıklarını “Tehlikedeki kişiye yardım etmeme”, “Onura saldırı” “Başkasını, bilerek tehlikeye atma suçu”, “Taksirle insan öldürme ve yaralama; zorunlu olarak kabullenilmiş ölüme ya da intihara sürükleyen şiddet suçu” şeklide kamu düzenini bozan bir fiil diye görmememiz için mantiki bir neden var mı? Zira işyeri sorumluluk/yetki/güç hiyerarşisinde en yukarıda kalanlar cezasız kaldıkça, bireysel olarak kabul edilen her tazminat ve kan parası, bir sonraki iş kazası kurbanının mezarını kazıyor. Çalışmak Sağlığa Zararlıdır “eğitimsiz, cahil, köylü, göçmen işçiler”, “kaza, kader, taksirat, kalkınma şehidi” söylemlerini merkezden çıkarıp, “sorumluluk asimetrisi, çalışırken işlenen suçlar, iş organizasyonu bozukluğu, risklerin altişverenlere ve üçüncü dünya ülkelerindeki yoksullara devri, meslek ve güvenlik belleğinin iş ile birlikte parçalanması, işyerinde kadrolu ve taşeron işçiler arasında ayrımcılık suçu, işçi simsarlığının yasallaştırılması” gibi analiz araçları ve önerilerle geliyor. Bunu yaparken emek/sınıf dilini, uzman dili ile ikame etmiyor. Kitabın da, Kule’nin de amacı, çalışırken göz göre göre, önlenebilecekken yaşanan acılara ve insanın insana eziyetine tanıklık etme, kapitalist çıkarların devamı için görünmez kılınmaya çalışan acılara bellek olma, onları görünür kılmaya çalışacak temsiller bulma, canı savunma ve iş işten geçmeden uyarmadır. Annie Thébaud-Mony’nin dediği gibi “burada çalışma hayatında, işverenlerin ve hissedarların cirolarını ilgilendiren özel çıkarlarla aynı kefeye konamayacak, yaşam, sağlık ve onur haklarına ilişkin temel ilkeye saygının sağlanması söz konusudur”. Yani çalışanların sağlığı, işletmelerin ekonomik sağlığı ile aynı kefeye koyulamaz.

O zaman buyrun Kasiyer Sandrine, nükleer işçisi Frédéric’in, hemşire Denise’in, geçici işçi Gaetano’nun, Aulney-sous-Bois’lı Nicole’ün, dökümhane işçisi İbrahim’in, amyant hakkında yaptığı haberler nedeniyle kovuşturulan Quebec’li gazeteci Burton’un, Amisol fabrikası işçisi Josette’in, işyerinde intihar eden EDF yöneticisi Patrick’in, nükleer sanayisi bağlantılı araştırmacı Richard’ın hikayesine… Bunlar aynı zamanda Tuzla işçisi Ramazan’ın, Adana baraj işçisi Hüseyin’in, Dilovası araştırması kovuşturulan Onur’un, Bim market kasiyeri Rabia’ın, temizlikçi Fadime’nin, çağrı merkezi çalışanı Utku’nun, performans puanı tutturmaya çalışan üniversite hocası Asiye’nin, iş tanımı dışına çıkıp ölmekte olan yaşlı hastasının son ana kadar elini tutmaya devam eden hemşire Gülnaz’ın da hikayeleridir. Can ve sağlık söz konusu olduğunda Destan(3)’ın dediği gibi ‘herkes bir olur’…

Aslı Odman, İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi Üyesi, http://www.yanginkulesi.org
(1) Tuzla Tersaneler Bölgesi’ndeki Çalışma Koşulları ve Önlenebilir Seri İş Kazaları Hakkında Rapor, TMMOB İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Yayınları, İstanbul: 2008, http://independent.academia.edu/AsliOdman/Books/166312/Tuzla_Tersaneler_Bolgesindeki_Calisma_Kosullari_ve_Onlenebilir_Seri_Is_Kazalari_Hakkinda_Rapor
(2) Türkçesi için bkz: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=32086
(3) Burada Herkes Bir Olur tiradı, Haldun Taner, Keşanlı Ali Destanı (ilk kez 1964’de Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosunda sahnelendi).

‘Çalışmak Sağlığa Zararlıdır’- Annie Thébaud-Mony
Ayrıntı Yayınları, 2012 (çeviren Ayşe Güren)
ISBN: 978-975-539-662-0
288 Sayfa

Kaynak: www.guvenlicalisma.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s