CHRISTIAN LAVAL ve PIERRE DARDOT ANLATIYOR: NEOLİBERALİZM NEDİR?, Söyleşi, Ferhat Taylan

dardot-laval“Dünyanın Yeni Aklı: Neoliberal Toplum Üzerine Deneme” başlıklı eserleri İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan geçtiğimiz günlerde yayınlanan Pierre Dardot ve Christian Laval ile kitabın editörü Ferhat Taylan’ın yaptığı söyleşi, neoliberalizmin kuramsal temelleri ve günümüzdeki biçimleri üzerine çalışan bu iki yazarın düşüncesine bir giriş niteliği taşıyor. Dardot ve Laval, neoliberalizmi bir ekonomik ideoloji olarak değil, şirket figürü aracılığıyla toplumsal hayatın bütününe sirayet eden norm koyucu bir akılsallık olarak okuyorlar. Fransa’da sol cenahta geniş yankı uyandıran ve birçok dile çevrilen “Dünyanın Yeni Aklı”, neoliberalizmin sözünün çok geçtiği ama tarihinin ve tanımının pek tartışılmadığı Türkiye’de de solun, rakibini iyi tanıması anlamında neoliberalizmi ciddiye alması gerektiğini ortaya koyuyor. Geçtiğimiz sene 800 sayfalık bir Marx okuması yayınlayan Dardot ve Laval, Kasım 2012’de bir dizi konferans vermek için Istanbul’da olacaklar. Finansal krizden Foucault düşüncesindeki norm sorununa ve yeni bir neoliberal özne kavrayışına uzanan söyleşide, rekabetçi neoliberal normlara alternatif oluşturabilecek noktanın, doğal bir direniş arzusu değil, inşa edilmesi gereken bir ortaklık mantığı olduğunu savunuyorlar. Kitapta da yer alan söyleşiyi dikkatlerinize sunuyoruz…

Kitabınız Fransa’da 2009 senesinde, finansal kriz sırasında, kimilerinin neoliberalizmin ölümünü ilan etmeye başladıkları bir bağlamda yayınlandı. Oysa devletlerin bu krize verdikleri tepki, “neoliberalizm ile işimizin bitmediğini” söyleyen çözümlemelerinize hak verdi. “Dünyanın Yeni Aklı”nın yayınlanmasını takip eden olayları nasıl yorumluyorsunuz?

Christian Laval: İlk olarak kitabın yayınlanmasından hemen önceki olaylardan söz edebiliriz, çünkü kriz Eylül 2008’de, kitabın yazımının son aşamasında ortaya çıktı (kitap da Ocak 2009’da yayınlandı). “Neoliberalizm ile işimiz bitmedi” cümlesini giriş bölümünün başına koymaya karar vermemiz boşuna değil. Bu, Lehman Brothers’ın iflasından itibaren, bu krizin –Joseph Stiglitz’in bir makalesinin başlığındaki gibi– “neoliberalizmin sonu” olduğunu söylemek için birbirleriyle yarışanlara cevap vermenin bir biçimiydi. Fransa’da siyasetçilerin ve siyasi yorumcuların büyük bölümü de, krizi, “aşırılıklara” ve “kötü kullanmalara” götüren bir “ideolojinin” ölüm fermanı olarak görerek, Stiglitz ile benzeşen tepkiler verdiler. Ancak bizim bütün çözümlemelerimiz, bu krizin “neoliberalizmin sonu” değil, “dünyanın yeni aklı” adını verdiğimiz şeyin yayılmasını yalnız başına durdurmaya yetmeyecek ağır bir belirti olduğu yönündeydi. Bu “son” yanılsamasını desteklemek, Adam Smith’e ve mutlak bir “bırakınız yapsınlar” düşüncesine dönüş olarak yorumlanan neoliberalizme dair uzun zamandır yapılan bir teşhis hatasını sürdürmekti. Neoliberalizm, ya bir piyasa ideolojisi ya da bir ekonomi politikası olarak görülmeye devam ediyordu. Stiglitz’e göre, neoliberalizmin sonu, monetarist döngünün de sonuydu ve bu yüzden Keynes’e ya da devletin müdahaleciliğine dönüştü. Devletin 2009’dan beri müdahale ettiğini hepimiz gördük, fakat bu hiçbir biçimde Stiglitz’in arzuladığı anlamda, yani finansın regülasyonu anlamında olmadı. Tersine, kriz, devletin yalnızca bankaları kurtarmak için değil, aynı zamanda sağlık, eğitim, adalet gibi alanların tümünde neoliberal tipteki reformları hızlandırmak için de işine yaradı. Bu tür bir hızlanmayı Fransa’da çok iyi gördük. Yani kriz, yalnızca finansal kapitalizmin işleyişindeki bozuklukları ve açmazları göstermekle kalmadı, aynı zamanda da neoliberalizmin tam da bizim “rasyonalite” olarak adlandırdığımız bir şey, egemen bir ideolojiye ve ekonomik bir politikaya indirgenmeyen bir şey olduğunu da gösterdi.

Pierre Dardot: Christian’ın verdiği cevaba ek olarak, söylemdeki bir tür değişimi de göz önüne sermek gerekiyor. Krizin 2008’de ortaya çıktığı anı hatırlarsak, burada kapitalizmin uluslararası düzeyde bir regülasyonunun gerekliliğini savunan bir dizi söylem olduğunu da hatırlarız. Stiglitz’in de aralarında bulunduğu bir dizi yorumcu, devlet yeniden müdahale ettiği için burada bir dönüm noktası olduğunu söylerken tam da bu söylemden destek alıyorlardı. Fakat son iki yılda bu söylemlerde çok ciddi bir ton değişikliği olduğunu görmek gerekir. Artık, Kasım 2008’de, krizin en güçlü anında duyduğumuz bu “kapitalizmin ahlakileştirilmesi” çağrısından eser kalmadı. Tam tersine, kriz artık radikal neoliberal politikaların haklılaştırılması için kullandıldığı için, söylem rejimindeki bir değişimden söz edebiliriz. Bunun sonucu olarak, hükümetlerin büyük ekonomik dengelere hükmetmesini sağlayacak bir değişim yerine, daha da fazla deregülasyon sağlamaya yönelik bir çağrı ortaya çıktı. Özellikle Avrupa’da, ama daha geniş olarak dünya ölçeğinde de bir dizi toplumsal kazanımın sorgulanmasına yönelik bir çağrı ortaya çıktı. Yani neoliberalizmin bir radikalleşmesi söz konusuydu, ve bir komplo teorisine düşmeksizin, neoliberal politikaların kriz sayesinde kendilerini kuvvetlendirdikleri söylenebilir. Burada komplocu bir irade yok, çünkü önceden “krizi şunun için kullanacağız” demediler. Ancak, kendi mantıkları içerisinde, aynı yolda daha da sağlam bir biçimde devam etmek üzere, bankalara çok yüksek meblağlar ödedikten sonra, bu hesabı ücretlilere ödetmek üzere onların alım güçlerini azalttılar, toplumsal kazanımlarını sorguladılar vb… Bu anlamda, kriz sonrasında olup bitenler yalnızca “neoliberalizmle henüz işimiz bitmediği” için bize hak vermekle kalmadı, bunun da ötesinde, neoliberal politikaların temel ekseni küresel düzeyde güçlenmiş oldu. Bu politikalar krizden öncesine göre daha güçlü değiller, fakat artan bir yoğunlukla aynı yönde ilerliyorlar.

Sizi dinlerken, kitabınızda sözünü ettiğiniz bütçesel disiplinin de kriz sonrasında güçlendiğini düşündüm –Yunanistan vakası, krizin bütçe üzerinden ülkelerin disipline edilmesine yaradığını oldukça iyi gösterdi.

Laval: Çok doğru. Kitapta iki şeyin altını çizmiştik: Monetarizm, disipliner bir sistem gibi işliyor, yani Milton Friedman’ın ve Chicago Okulu’nun önermeleri yalnızca doktriner öğeler olarak değil, aynı zamanda da yönetimsellik [gouvernementalité] öğeleri olarak ele alınmalılar. Aynı şekilde, bütçe açıklarının, ücretlilerin ve nüfusun yaşam ve çalışma koşullarını kötüleştiren reformları gerçekleştirmek için kullanıldığının altını çizmiştik. İşte Yunanistan, Portekiz, İrlanda ya da İspanya gibi ülkelerin durumu bu fikirlerin doğruluğunu ortaya koyuyor. Bugün IMF, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Birliği’nin baskılarıyla uygulanan kemer sıkma politikaları, yalnızca maaşları düşürerek ya da KDV tipi vergileri arttırarak bütçe açıklarını kapatmaya yönelik politikalar olarak değil, eğitim ve sağlık gibi kamu hizmetlerinin yönetilmesindeki temel dönüşümleri ve yoğun özelleştirmeleri getiren, toplum üzerinde derinlemesine etkide bulunan politikalar olarak incelenmelidir. Başka türlü söylersek kriz, neoliberal politikaları henüz sonuna kadar uygulamamış ülkelerdeki neoliberal normalizasyonu hızlandırmak için kullanıldı. Kriz, neoliberalizmin sonunu ilan etmek şöyle dursun, ekonomik ve toplumsal plandaki disipliner zırhı güçlendirerek “gecikmeyi yakalamaya” yaradı.

Dardot: İlginç olan, finansal değerlendirme ajanslarından ve onların oynadığı rolden söz edilme biçimi. Çünkü, krizin ilk aşamasında bunları dize getirmekten, yalnızca bu ajanslar tarafından belirlenmeyen normları onlara dayatmaktan söz ediliyordu. Aslında tam tersi oldu, yani onların isteklerine boyun eğmekten başka çare olmadığı fikrini haklılaştırmak için, iktidarları daha da yüceltildi, büyütüldü ve abartıldı. Böylece bütçesel disiplin, bu finansal otoritelerin gücünden söz edilerek meşrulaştırıldı. Söylemdeki bu ters dönme son derece şaşırtıcıdır: İlk olarak değerlendirme ajansları sağduyuya davet edileceklermiş gibi yapıldı, sonra da tam tersine, onların taleplerine boyun eğmeyi haklılaştırmak için rolleri abartıldı.

Kitabınızın alımlanmasıyla ilgili ikinci soruya geçmek istiyorum. “Dünyanın Yeni Aklı” Fransa’da geniş bir yankı gördü, yalnızca üniversite çevrelerinde değil, kendi alanlarında neoliberal normları sorgulayan emekçiler ve militanlar tarafından da okunup tartışıldı. Özellikle de psikiyatrideki yeni reformlara direnen genç psikiyatrist kollektiflerinden büyük bir ilgi gördünüz. Muhalif psikiyatri ve psikanaliz çevrelerinden gelen bu ilgi, tam da sizin “neoliberal özne” adını verdiğiniz tarihsel oluşumun incelenmesi için klinik ortamlarının özellikle önemli olduğunu mu gösteriyor?

Laval: Aslında, psikiyatri ve psikanaliz çevrelerinden gelen bu ilgi öncelikle bizi şaşırttı. Her ne kadar kimi noktalarda anlaşmazlık ya da verimli tartışmalar olsa da, gerçekten de analizlerimizi ilgiyle karşıladılar. Tabii, bu kitabın “akıl sağlığı” sektöründe, psikiyatristlerin ve psikanalizlerin sağlık alanına baskıcı politikalar dayatan bir dizi dönüşüme son derece duyarlı oldukları bir dönemde yayınlandığını belirtmek gerek. Ayrıca, bu mesleklerle uğraşanlar, kimi zaman “yeni patalojiler” ve “yeni öznellikler” olarak adlandırılan ve toplumsal dönüşümlerle doğrudan bağlantılı olan durumlarla özellikle ilgililer. Bir bakıma, son 20-30 yıl boyunca politik alandan uzaklaşmış olan bu çevrelerde bugün politik ve toplumsal bir radikalleşme görüyoruz. 1960-70 döneminde psikoloji çevreleri politik sorunlar ve düşüncelerle çok içiçeyken, sonraları bundan uzaklaşarak toplumsal sorunlara büyük ölçüde kapalı bir kliniğin içine hapsoldular. Bugün bizim çalışmamızla onların hem politik hem de klinik meselelerinin karşılaşmasını sağlayan da bu çevrelerdeki dönüşümdür. Hem Marx’ta hem de Foucault’da bulduğumuz bakış açısı, öznelliklerin tarihsel oldukları, yani tarihte kendilerini dönüştürdükleri, bir dizi kurum, toplumsal ilişki ve düzenek tarafından ve onların içinde kendilerini ürettikleridir. Bu fikir, psikoloji dünyasını ilgilendiriyor, ama kimi psikiyatrist ve psikanalistlerin direnişiyle de karşılaşıyor, çünkü onlar özneyi Foucault’dan çok farklı biçimde, tarihsel olmaktan çok yapısalcı bir biçimde ele alıyorlar. Öyle ki, Lacancı doktrin ile Foucault’nun sorunlarını kesiştiren bir takım teorik sorunları uyandırdığımızı düşünüyoruz.

Dardot: Gerçekten de kitabın bu çevrede yarattığı etki bizi şaşırttı, çünkü kitap yayınlandığında kimi psikanalistler hızla bizle iletişime geçtiler. Ama bana öyle geliyor ki, öznenin ne olduğu konusundaki tartışmaların ötesinde, normlara direniş konusunda aramızda derin bir politik anlaşma zemini var. Bu, şu anda Fransa’da, tam da bir normu belirleyen bir kavram olan “akıl sağlığı”na dair yasa maddesi etrafında yoğun tartışmaların döndüğü bir bağlamda, özellikle genç psikiyatristler için son derece temel bir şey. Bu yasa maddesinde söz konusu olan, hastanın iradesi dışında ve hastane dışında zorla tedavi edilebilmesidir. Bu da, genç psikiyatristler tarafından gerçek bir direnişle karşılaştı ve bence bu direniş uzun sürecek, çünkü tartışmayı doğru bir noktadan hareketle, yani norm meselesinden hareketle ortaya koyuyorlar. Bir normun ne olduğu ve yasa ile norm ilişkisi konusunda anlaşılmasını gerektiriyor bu, çünkü bu konuda bir sürü insan hedef şaşırıyor. Soru aşağı yukarı şu terimlerle ortaya konur: Acaba bu kötü yasa, akıl sağlığının iyi bir normunun iyi bir uygulanışını savunarak mı eleştirilmeli, yoksa sorun nomların kendilerinin tartışılacağı, yani akıl sağlığı normunun kendisinin tartışılacağı bir alana mı çekilmeli ? Kitabımızın psikiyatri çevrelerinde bulduğu ilginin sebebi de burada: Biz tam da normlara parmak basıyoruz, bu sorunun yanından geçmek yerine, onu merkeze koyuyoruz.

Biraz bu norm meselesi üzerinde durmak istiyorum ben de. Neoliberalizmi, “çağdaş kapitalizmin aklı” olarak, “insanları evrensel rekabet ilkesi uyarınca yönetmeye” yönelen ve toplumlarımızda egemen olan bir akılsallık formu olarak tanımlıyorsunuz. Ancak neoliberalizmin “akılsallık” eksenindeki bu çözümlemesi, onun normatif çözümlemesinden ayrılmıyor: Neoliberalizm, normatif bir odak olarak şirketten yayılan rekabetçi bir yaşam normu olarak tanımlanıyor. Bir yandan da, neoliberal rasyonalitenin genelleşmesi, tek bir merkezden değil, birçok noktadan yayılan normlardan geçiyor. Neoliberal normları dolaşıma sokan pratik şemaları sorgulamak, bu normların dayanak noktalarını düşünmeyi gerektiriyor. Üçüncü bölümde, kimi zaman söylem biçimlerini (reklamcı, managementçı, makro-ekonomik, psikolojik vb.), kimi zaman da pratik biçimlerini (şirketin işletilmesi, devletin yönetimi vb.) çözümlüyorsunuz, pratiklerin söylemlerle nasıl iç içe geçtiğini de. Bu analizlerin arkasında genel bir norm dolaşımı kuramı var mı? Neoliberalizmi hem normatif bir çerçeve hem de bir rasyonalite olarak okuma tercihinizin arka planı nedir?

Laval: Normatiflik meselesi, bu kitapta olduğu kadar başka kitaplarda da, çalışmamızın merkezinde yer alıyor. Neoliberalizm, 18. yüzyıl yararcılığına kadar götürülebilecek daha eski bir norm sisteminin çağdaş bir versiyonu aslında. Neoliberalizmi ekonomiyi bir yönetme biçimi ya da kapitalizmi haklılaştıran bir ideoloji olarak değil, her alanda aynı tip normları yayan bir söylem, düzenek ve politikalar bütünü olarak ele alıyoruz. Neoliberalizm normatif açıdan ele alındığında, çok farklı alanlarda yer almakla birlikte, birbirleriyle çok güçlü ilişkileri olan davranış normları ve varoluş biçimlerinin nasıl yayıldığını görüyoruz. “Akıl sağlığının idaresi”nin normundan söz ettik, ama aynı şeyi küçük bir suçlunun kendi “adli hikayesini” ve yasalarla ilişkisini nasıl “idare” etmesi gerektiğinde, bir öğrencinin üniversitedeki yolunu nasıl ”idare” etmesi gerektiğinde de bulabiliriz. En nihayetinde, çoklu gözlem noktalarıyla, çok çeşitli etkinlik alanlarında sondajlar yaparak, aynı davranış normu ve varoluş biçimi tipini bulabiliriz. Bu anlamda, genel bir normatiflik veya genel bir rasyonalite, bizim için tam olarak aynı şeydir.

Dardot: Rasyonalitenin her şeyden önce bireylerin yönetilme edimindeki bir mantık olarak, yönetimsel bir mantık olarak görülmesi, normların ise başka bir şey olduğunun düşünülmesi mümkün –hatta belki Foucaultcu bir açıdan bile mümkün. Ancak bizce Foucault’nun düşüncesinde normlarla ilgili ilginç olan şey, tam da edim mantığının, pratik mantığının kendisinin içeriden normlanmış olmasıdır. Normlanmış olduğu kadar normları dayatmaya da çalışır, normlar karşısında özgür değildir, birdenbire onları uygulamaya karar veremez. Edimlerin ve pratiklerin normlar karşısında özgür olduğu ve karar verebileceği fikri, zihnin bir görüşünden ibarettir. “Genel bir norm kuramı”mız yok, çünkü bu bizim için fazla iddialı olurdu, ama her durumda normların merkezi bir politik seçimden hareketle yerleştikleri fikri bize son derece boş geliyor. Bu, tam da bugün anlaşılması gereken şeylere sırtını dönmüş eski bir çözümleme biçiminin tuzaklarına yeniden düşmek olur. Yani, küçük bir bireyler çekirdeğinin bir takım normları yerleştirmek için kasıtlı olarak yaptıkları planlar ya da anlaşmalar yok. Toplumsal dokunun farklı noktalarında ortaya çıkan normlar var, bunlar daha sonra kendi aralarındaki karşılıklı kesişmeler ve destekleşmeler sayesinde, toplumda yatay olarak yayılıyorlar. Mesela akıl sağlığı örneğini ele alırsak, bunun psikiyatrik bir norm dışında her şey olduğunu görürüz. Akıl sağlığinı psikiyatrik bir norm olarak ele alan insanlar tamamen yanılıyorlar. Bu, toplumsal bir normdur. Bu toplumsal norm, yalnızca psikiyatristlerin kullanımında değildir, yalnızca ciddi şekilde hasta olanlara, şizofrenlere vb. yönelik bir norm değildir. Bu yalnızca Fransa ölçeğinde değil, Avrupa ölçeğinde de böyledir, çünkü bu akıl sağlığı normu Avrupa Birliği tarafından tüm Avrupa’da uygulanmak üzere kabul edildi. Yani burada normların dolaşım biçimlerinde, onların sağlamlaştırılmasına yönelik bir mantık olduğunu anlamak gerekir. Ama bu mantık, normlara göre özgür olan ve “bak işte bu normu ötekilere dayatmak bizim için iyi olur” diyebilecek bireylerin arasındaki bir yardımlaşma fikrine tamamen yabancıdır. Bu bizim için gülünç bir fikirdir ve düşüncenin karşısındaki bir engelden ibarettir.

Evet, tam da normların çoklu odaklardan yayıldığı fikrinde Foucault’daki “öznesiz stratejiler” fikrine açıkça gönderme yapıyorsunuz, dolayısıyla burada akla komplo değil, normların yayılımının içkin biçimleri geliyor. Ancak yine de, aynı tip bir varoluş tipinin bu normatif yayılımının, çözümlemede bir bütünleştirme [totalisation] tehlikesi doğurup doğurmadığı sorulabilir. Özellikle üçüncü bölümü okurken, öznenin yaşamının cinsellik ve spor gibi çok farklı alanlarındaki normların aynı özellikleri (performans, rekabet vb.) içerdiği fikrini görüyoruz. Toplumsal alanı bu biçimde okumak, neoliberal normların ya da neoliberalizmin aşırı biçimde bütünleştirilmesi, homojenleştirilmesi riskini taşımıyor mu?

Laval: Ekonomik, pedagojik, psikolojik, psikiyatrik vb. alanlarda, aynı kategorileri, aynı düşünce tiplerini, aynı buyrukları bulduğumuz son derece açık. Çok basit bir örneği, “insan sermayesi” örneğini ele alalım. Bireyi bir sermaye olarak ele almak, davranışlarını bir sermaye birikimiyle, hareket sebeplerini de bu sermayenin verimliliğinin artışıyla eş tutmak, bir çok etkinlik alanında görülen bir şey. Bütünleştirme, çözümlemenin bir ürünü değil. Pratikleri çerçeveleyen norma bağlı, bu etkinliklerde işler vaziyette olan düşünce tiplerine bağlı ve karşılıklı güçlendirme ve aynı yöne yönelme etkileriyle, bireyde bir sermaye görmeye iten bir genel etki yaratıyor. Akıl sağlığı örneğinin yanısıra, pedagojide de aynı normatif mantığı görebiliriz, fakat bu mantık yalnızca pedagojik alanda geçerliymiş gibi görünen kelimelerle ortaya konuluyor. Okulda bugün bir “yetenekler” [compétences] mantığı devreye sokulduğunda, bu mantık öğretmenin pratiklerini dönüştürdüğü, içerikleri değiştirdiği, farklı kontrol kiplerini belirlediği ölçüde elbette pedagojiktir, ama sadece pedagojik olduğu söylenemez, daha doğrusu başka alanlarda başka biçimlerde varolan normatif bir mantığın pedagojik formudur. Psikiyatrik ortamdaki, adli ortamdaki, şirket ortamında ya da okul ortamındaki iktidar biçimlerini ve söylemlerini birbirleriyle bağlantıya geçirerek, bizim “neoliberal özne” dediğimiz şeyin üretimini ve neoliberal rasyonalitenin gelişiminin farklılaşmış kiplerini ortaya çıkarmak mümkündür. Bu düzeneklerin ve bu normların tamamının ürünü, bir özne tipidir.

Dardot: Evet, normların yayılmasındaki mantığın genişliğini ya da farklı normların karşılıklı olarak birbirlerini kuvvetlendirmelerini, bütüncül (totaliter) bir projeye bağlamamak gerekir. Bunun anlamı şudur: Eğer bütünleştirme varsa, bu bütünleştirme normların gerçekleşmesindeki bir bütünleştirmedir, pratik bir bütünleştirmedir. Bu, gelişkin bir projeye bağlı bir şey değildir, özel hayata hiçbir yer bırakmayan ideal bir toplum halini gerçekleştirmek için bilinçli ve kasıtlı olarak hazırlanmış bir bütünleştirme değildir. Bütün bunların proje hali yoktur. Bütüncüllük (totalitarizm) yoktur, yalnızca pratik bir bütünleştirme vardir. Bütüncüllük (totalitarizm) kategorisi, neoliberalizmi anlamak için tamamen faydasızdır.

Laval: Neoliberalizm, “soft” bir totalitarizm bile değildir. Totalitarizm, bir partinin ya da bir devletin toplumsal dönüşüm için “bütün” bir projesi olduğu ve bunu ne pahasına olursa olsun uyguladığı bir duruma gönderme yapar. Neoliberalizmin gücü ve ona karşı yürütülen mücadelenin son derece güç oluşu, burada odakların çoklu oluşudur, tek bir merkezin yokluğudur. Neoliberalizmde, bir orkestra şefi ve hatta bir ideoloji olmaksızın, neredeyse teknik bir biçimde işleyen bir yönetimsellik vardır. Neoliberal normun, hiçbir şeyi değiştirmeksizin birbirleri ardına hükümete gelen son derece farklı siyasi partilerce paylaşıldığını, birbirlerinden çok farklı toplumsal ve profesyonel gruplar tarafından uygulandığını her gün ve her yerde görüyoruz.

Demin kullandığınız bu “pratik bütünleştirme” kavramını çok ilginç buldum, çünkü sizin çözümlemelerinizde örneğin yeni psikolojik bilme biçimlerinin nasıl ekonomik verilerle iç içe geçtiğini ya da neoliberal bir ekonominin taleplerine nasıl boyun eğebildiğini görüyoruz. Bu tür kesişmeler de yeni bilme alanları ortaya çıkarıyorlar…

Dardot: Bu, son derece önemli bir nokta. Örneğin bence, psikiyatri ile neuro-ekonomi ve neuro-bilimler arasındaki, bunlarla neoliberal “ekonomik” rasyonalite arasındaki kesişmeleri, bilinçli olarak hazırlanmış karşılaşmalar olarak görmek son derece yanıltıcı olur. Bunların hepsi, kökenleri itibariyle çok farklı alanlardan gelseler de, karşılaşmalarının sebebi, vaatkar gözüken şu ya da bu bilimsel pratiği haklılaştırma ihtiyacının bulunması ve bu haklılaştırmanın da tam olarak neuronal bilimlerde bulunmasıdır. Tersten baktığımızda ise, neuronal bilimler de kendi kategorilerinin, bireylerin uyumluluğunu arttırmak üzere bir tür “saha” psikolojisi tarafından kulanılarak meşrulaştırılmasından son derece memnunlar. Yani bunlar, bütün toplumsal ilişkileri bir tür korse gibi kapatmayı amaçlayan bir sistemi inşa etme talebine verilen cevaplar değiller. Böyle bir şeyi tahayyül etmek çılgınlık olur.

Anlıyorum. Aslında bu daha sonra sormak istediğim bir soruydu ama, madem neuro-ekonomiden söz ediyoruz, şimdi soracağım: Doğalcılık [naturalisme] meselesi. Kitabınızda, klasik liberalizmin doğalcı olduğunu, neoliberalizmin ise, doğal olarak kendi çıkarını arayan bir birey fikrini terk ettiği için, temel olarak konstrüktivist olduğunu söylüyorsunuz. Peki acaba neuro-ekonomi ya da dikkat ekonomisi gibi yeni alanlar, tam da bireylerin bir tür doğallığına, örneğin dikkat etme yetilerine gönderme yaparak, neoliberalizme özgü yeni bir doğalcılık sergilemiyorlar mı ? Neoliberalizmin konstrüktivist olma özelliğine karşıt değiller, ama insan doğasının yeni bir figürünü sunuyorlar sanki…

Laval: Öncelikle, kitapta neoliberalizmin konstrüktivist özelliği hakkında ısrar ettiğimizi, ve böylece onu klasik liberalizmden ayırdığımızı belirtelim. Klasik liberalizm bir insan doğası fikrine dayanmakla kalmaz, bu insan doğası fikrinden, mübadelenin ve piyasanın doğallığına dayanan bir toplumsal düzen türetir. 19. yüzyılda “bırakınız yapsınlar” böyle haklılaştırıldı. 1930’lardaki büyük neoliberal kopuş da tam olarak bu noktada yaşandı. 1938’deki Walter Lippmann Konferansı’nda, haklılaştırmasını bir insan doğası kavrayışında bulan bu “bırakınız yapsınlar”cılığın, bu liberal doğalcılığın artık aşıldığı ve doktrini tarihsel deneyimleri göz önüne alarak baştan kurmak gerektiği konusunda bir uzlaşma oluştu. Yani neoliberalizmi, yirmi-otuz yıl boyunca yapıldığı gibi, yalan yanlış bir insan doğasından söz ediyor diye eleştiremeyiz. Neoliberalizmi çözümlemek ve onunla mücadele etmek için, bu konstrüktivist tarafını çok ciddiye almak gerekir. Eğer Foucault ile neoliberalizm arasında bir yakınlık olduğu iddia edilebildi ise (ki biz hiç öyle düşünmüyoruz), bunun sebebi Foucault’nun neoliberal konstrüktivizmdeki “insanı insan üretir” fikriyle yakından ilgilenmesidir. Senin soruna dönecek olursak, bütün bu söylediklerimiz, neoliberalizmin neuro-bilimler üzerinden yeniden doğallaşmasına şahit olduğumuz ihtimalini ortadan kaldırmıyor. Bugün muhtemelen neuro-bilimlerden destek alan yeni bir insan doğası kavrayışına doğru gidiyoruz.

Evet, bu çok ilginç, çünkü buradaki doğallık, bireyin doğal olarak çıkarını araması fikrinden gelmiyor. Örneğin dikkat ekonomisinin kuramcıları, rasyonel aktör teorisinin tamamen terk edilmesi gerektiğini ve ekonomik bir aktörün edimlerinin anlaşılması için bilişsel (cognitif) süreçlerin anlaşılması gerektiğini söylüyorlar. Ekonomi açısından bunun anlamı, rasyonel bir doğallıktan bilişsel bir doğallığa geçiyor olmamız…

Laval: Bilişsel bir doğallık ama bu doğallık performansın artışı için kullanılabilir. Artık söz konusu olan kurumsal bir düzeni, bir yasalar sistemini, ahlaki bir kurallar bütününü sabit olduğu düşünülen bir doğaya uydurmak değil, insanın doğasında dönüştürülebilir, aşılabilir, düzeltilebilir olanı bulmak. Bu bir doğalcılık olsa bile, “kendini aşma” yolundaki neoliberal rasyonalite tarafından sarılmış haldedir. Bizim “ultraözneleşme” dediğimiz şeyi, yani kendilikle, sürekli kendini aşmak üzerinden kurulan tuhaf ilişkiyi destekler.

Dardot: Evet, burda bireyin kendi beynine özdeş olduğu yönündeki normatif kurguyu, yani “beyin-birey” kurgusunu örnek olarak alabiliriz. Bu kurgu, bir tür doğallığa (“birey beynidir”) dayanır, bu fikri geliştirmek için bilimsellik idası taşıyan bir bilmeye dayanır, ama pratik düzeyde işlevi son derece açıktır: Birey eğer beyni ise, beyniyle arasında bir bakım ilişkisi kurmak zorundadır. Öyle ki, hepimizin beynimizi bir sermaye işletiyormuşcasına işletmemiz istenir. Bu haliyle, normatif kurgu kendisini doğal olarak ortaya koyan bir kurgudur, fakat aslında tamamen pratik bir normun, neoliberalizmin ekonomik performans ve rantabilite normunun hizmetindedir – ki bu da tamamen “inşa edilmiş” bir şeydir. “Beyin-bireyler” arasındaki toplumsal ilişkilerde, birisinin kazanmasını sağlayan şey, onun beynine gösterdiği özendir. A.B.D’deki neuro-yasalarda söz konusu olan budur, çünkü artık orada “neuronal bir sorumsuzluk” iddiasında bulunulabiliyor. Ama bu öteki türlü de işleyebilir, bireye şöyle denebilir: “Beyninizin şu ya da bu özelliği olduğunu bildiğinize göre, bununla ilgilenmek ve buna dikkat etmek de sizin sorumluluğunuzdur.” Burada, konstüktivizmle uyum içinde işleyen bir doğalcı yan olduğunu görüyoruz. Ama bizim açımızdan yanılsamalı olan şey, bununla “iyi bir insan doğası” adına mücadele etmektir. Yani ortada önceden verili olan, el altında bulunan bir insan doğası olduğunu varsaymanın ve yabancılaşmanın onun üzerine kurduğu posalardan ayıklayarak bu doğayı etkinleştirmenin, neoliberalizmle mücadele etmeye yaradığını düşünmek, bizim için son derece tehlikeli bir yanılsamadır. Bugün F. Fischbach ya da S. Haber gibi, Marksizmden hareketle bu yanılsamaya düşenler var. Marx’ı okumanın, demin Christian’ın sözünü ettiği “insanı üreten insandır” fikrini görmezden gelerek, insanın insanı üretmesinin nasıl bir şey olduğunu sormadan yapılan bir biçimi bu. Ya da bu üretimin, bireyin toplumsal kuvvetlerinin oluşturduğu, verili bir doğa üzerinden yapıldığı, özgürleşmenin de bu yabancılaşmış kuvvetleri yeniden ele geçirmek olduğu düşünülür. Bizim için bu söylem, neoliberal rasyonaliteyi anlamak açısından son derece yanlıştır.

Evet, ben de tam bu yüzden bu doğalcılık meselesi üzerinde, yabancılaşma ve insan doğası kategorilerini kullanmayı reddedişiniz üzerine durmak istedim. Genel olarak, yaşamın bir direniş olduğu yönündeki Deleuzecü fikri ve onun örneğin Negri’deki yeniden ele alınışlarını reddediyorsunuz.

Laval: Evet, bugün neoliberal konstrüktivizmi ilerici ve eleştirel bir doğalcılıkla aşmaya çalışan değişik akımlar var. Birbirleriyle kesişen üç akımdan söz edebiliriz. İlki Marksistlerdeki yabancılaşma fikri, ikinci olarak Deleuzecülerin canlıcılığı (vitalisme), üçüncü olarak da “armağan paradigmasını” savunarak neoliberal kapitalizme karşı insanın sembolik bir özünü savunanlar. Bizim açımızdan, hangi biçimde olursa olsun, bu doğalcılık bir çıkmazdır. Neoliberalizmin ve hatta Bentham’ın paradoksal getirisini görmezden gelir – oysa Lacan ve Foucault kendilerine özgü bir biçimde bunlarla hesaplaşmışlardı. Sözünü ettiğim getiri, tam da doğalcılığı reddederek toplumsal ve ekonomik düzenin hukuki-politik yönü üzerinde ısrar etmektir. İşte neoliberalizme karşı verilen mücadele de tam da bu alanda verilmelidir. Bu konstrüktivizmden geriye doğru gitmek değil, onun alternatif bir biçimini geliştirmektir. Tarihsel bir normlar sistemini bozmak ve pratiklerden hareketle bir yenisini inşa etmektir, asi bir doğa fikrinin teskin ediciliğine sığınmak değil. Neoliberalizme karşı geliştirilen mevcut muhalefet hareketlerinin ortak özelliği, normlar etrafında verilen büyük mücadele sorununu hasır altı etmeleridir. Demin kitabımızın psikanalistler ve psikiyatristler tarafından olumlu algılandığından söz ettik, bence doğalcı çıkmaza düşmediğimiz için bize müteşekkirler.

Dardot: Evet, yine de burada sorunun karmaşıklığını teslim etmek gerekir. Pratiklerin mantığı olarak, normatif mantık olarak neoliberalizmin aşırı sadeleştirilmiş bir kavranışından uzak durmak gerek. O yüzden demin, bilinçli bir projeden doğan bir homojenlikten değil, pratik bir bütünleştirmeden söz ediyordum. Mesela bugün A.B.D’de insan doğasını değiştirmek üzere gerçek bir mühendislik talep eden insanlar var, transhümanistler gibi. Tabii onlar, beyin-birey gibi bir doğalcı kurgunun içinde değiller. Fakat, beynin işleyişini bütün mizaç sorunlarını ortadan kaldıracak biçimde iyileştirmek söz konusu, yani artık insan olmayan, insani durumun ötesine geçmiş yeni bir varlık üretmek. Burada yüceltilmiş ve çılgın bir yapaycılık var. Dolayısıyla mesele karmaşık. İlginç olan ise şu: Beyin-birey gibi bir doğalcı kurguyu savunanlarla transhümanistler arasındaki pratik kesişim, tam da normlar üzerinden kuruluyor. Bir yandan transhümanistler, herkesin diğerleriyle rekabet içerisinde, biraz estetik cerrahi modeline yakın bir biçimde, bir beyin sağlığı ve iyileştirmesine gideceğini savunuyorlar. Diğer yandan, doğalcılığı savunanlar ise rekabet ve performansın neoliberal normlarının içselleştirilmesine yakınlar. Nihayetinde, bütün bunlar normun genelleştirilmesini içeren bir pratik yönde birleşiyorlar. İşte bu yüzden norm çözümlemesini merkeze koymak gerekir.

Gallimard Yayınları’na bu sıralarda teslim ettiğiniz Marx kitabınızda, bu doğalcı olmayan Marx üzerine öğeler bulacağımızı tahmin ediyorum…

Dardot: Zor bir nokta bu. Marx’ta gerçekten bir tür doğalcılık var : kitabın sonunda Rousseau ile bir karşılaştırma yapıyoruz, “Yahudi Sorunu Üzerine’de Toplumsal Sözleşme”den bir alıntı var ve Marx 1843’ten itibaren “ona yabancılaşmış toplumsal güçlerin birey tarafından yeniden kendine mal edilmesinden” söz ediyor. Bu, yabancılaşma teması. Fakat Rousseau ile aralarındaki fark, Marx’ın bireyin doğasının dolaysız ve doğrudan toplumsal olan güçler tarafından oluşturulduğunu düşünmesi. Oysa ki Rousseau’da toplumsal olmayan güçler de var, çünkü bunlar doğa durumundaki bireyin başkalarıyla ilişkiye girmeksizin gerçekleştirebileceği güçler. Toplumsal sözleşme daha sonra ve bir yapaylık olarak devreye girer, bu hususi güçler de yabancı güçlere dönüşürler. O yüzden ilginç bir Rousseau okuması var, çünkü genç Marx’ta, doğanın ya da özün varlığının bir güçler bütünü tarafından oluşturulduğu fikri var –ama Rousseau’dan farkı, bu güçlerin toplumsal olduğudur. Ancak bu, olumsuzlamanın olumsuzlanması mantığı içinde, bu toplumsal güçlerin bireyin cinsil [générique] özü olduğu ve daha sonra ona yabancılaştıkları anlamına gelir : ikinci olumsuzlama da bireyin onları yeniden kendine mal etmesidir. Bu, kimilerinin üzerinde özellikle ısrar ettikleri bir özelliktir, ama Marx’ta bu fikrin olduğu elbette yadsınamaz. Ancak diğer yandan Marx’ta çok ileri giden bir yapaycılık da vardır, ve bu yüzden bu iki tarafın nasıl bir araya geleceği belli değildir, çünkü bir yandan bireyin yeniden kendine mal etmesi gereken cinsil varlığı olarak doğa ile, “Grundrisse”de, “Kapital”de karşımıza çıkan, bireyin kendi güçlerini “mutlak olarak geliştirmesi” fikri arasında, aşılamaz bir gerginlik olup olmadığı sorulabilir. O yüzden bu karmaşık bir konu olsa da, bizce burada en ilginç olan şey Marx’ın insan doğasıyla ilgili söyledikleri değil, eylem mantığını, yani pratiklerin mantığını nasıl kavradığıdır: Bireylerin, başkalarıyla karşılaşma içinde kendilerini şu ya da bu biçimde üretmelerini sağlayan mantık.

Laval: Biraz önce de söylediğimiz gibi, Foucault Marx’taki bu “insanı üreten insandır” fikrini iyi tespit etmişti ve bu, son dönemindeki özneleşme süreçleri analizinde kendisini belli eder. Ama Marx’ın kendisinde durum karmaşıktır. Onda, bütünsel bir insan özgürleşmesi kavrayışı ile özgürleşme pratiklerinin tasviri arasında bir gerilim vardır, bu pratikler de her zaman proleteryanın veya insanlığın özgürleşme sürecine girdikleri mücadelelerdir. Marx’ta sürekli olarak bir süreç olarak özgürleşme ile gerçekleşmiş bir durum olarak mutlak özgürleşme arasındaki gerilim vardır.

Çalışmalarınızda, kendileri de pratik olan iktidar ilişkilerinin karşısında, Marx’a kadar giden pratik ya da konstüktivist bir direniş fikrini savunduğunuzu görüyoruz. Oysa kitabınıza yönelik eleştirilerden biri –son derece yersiz bir eleştiri–, sizi bir tür “kötümserlik”le suçluyordu (sanki “iyimserlik” ve “kötümserlik” gerçekliğimizi düşünmek için sağlam kategorilermiş gibi). Bir tür solda sıkça görülen ve her teorinin bir toplum projesi biçimindeki bir happy end’e ulaşmasını bekleyen bir düşünce tembelliğinin yarattığı bu sözde eleştiri ne derse desin, siz, neoliberal normlara direnişten söz ederken Foucault’daki “karşı davranış” kavramına gönderme yapıyorsunuz. Eğer bir insan doğası fikrini savunmuyorsak ve özne hem geçerli normlar tarafından oluşturulmuş, hem de hep kendisini oluşturması gereken bir şeyse, karşı davranışların, rekabetçi ve yararcı olmayan bir öznelliğin inşası meselesi elzem hale geliyor. Bir kaç yıldır “Marx meselesi” isimli bir seminer yürüttüğünüzü ve bir süredir burada “ortaklıklar” [commons] sorununa eğildiğinizi düşünürsek, bu “ortaklıkların” inşası sorununu nasıl görüyorsunuz ?

Laval: Tabii ki iyimserlik ve kötümserlik tartışmasının hiçbir önemi yok. Burada bize soldan yöneltilen ve tamamen yüzeysel olan bir dizi eleştiri var. Bizim için mesele kitleleri heyecanlandırmak, onlara ne pahasına olursa olsun «umut” vermek değil, bir sürecin neresinde olduğumuzu görebilmek. Çeşitli mücadelelere girmiş insanlara yapabileceğimiz en büyük iyilik, yaşadığımız topluma ve içindeki insana dair belli çözümlemeler getirebilmek. Bizim kötümser olduğumuzu düşünenler genellikle bugünkü durum ve mücadele amaçları konusunda yanılıyorlar. Ya devlete geri dönüş fikrini savunuyorlar, ama piyasanın aşırı bir itişi olarak gördükleri neoliberalizmle mücade için gereken tüm aygıtların devlette olduğunu düşünüyorlar. Burada devletle piyasa arasındaki korkunç git-gelden çıkılamıyor. Ya da kapitalizmin kendi mantığının sonuna varınca kendini aşacağı yolundaki eski marksist temayı ele alıyorlar ve bunu daha çekici post-modern renklere boyuyorlar. Bu ise, en kötü olanın politikasından başka bir şey değildir, yani Marksizmin yanılsamalarının doruğudur. Biz ise normlara karşı verilen direniş üzerinde ısrar ediyoruz, normların dayatılmasının heryerde direnişle karşılaşması gibi her yerde gözlemlenebilecek bir olgudan söz ediyoruz. Herkes kolektif mücadele için büyük bir örgüt olmadığından ve kapitalizmden çıkışı ilan edecek büyük anlatıların yokluğundan söz ediyor, ama direnişlerin ve mücadelelerin giderek daha yatay olduğunu fark ediyoruz. Toplumun çok sayıda noktasında, ve hatta dünya çapında spesifik mücadelelere girmiş insanlar arasında koordinasyonların kurulduğunu ve karşılaşmaların yaşandığını görüyoruz. Aslında gördüğümüz şey, direnişlerin pratik bütünleşme mantıkları ve biçimleridir. Bugün verilen tüm mücadelelerde, kollektif pratikler, ortaklaşma talepleri, karşıt normlar ortaya çıkıyor. Bütün bunlar bizim “ortaklığın politikası” dediğimiz ve hala düşünülmesi gereken bir şey. Tarihte “komünizm” adını alan şey çok kötü sonuçlar doğurdu. Ama bu, ortaklığın politik bir düşüncesinin, cemaatçi ya da devletçi bütünlükler üzerinden değil, pratikler üzerinden düşünülmesini engellemediği gibi, bunu çağırıyor da.

Dardot: Evet, sanırım önemli olan da, bu ortaklık sorununa pratikler üzerinden gelmek. Yani, ortaklığı eskimiş kategoriler üzerinden düşünmek yerine, karşı-davranışların yalnızca olumsuz olmayan pratikler olduklarını, yani yalnızca normlara karşı çıkmakla yetinmediklerini göstermek. Bu aynı zamanda kendine ve başkalarına karşı karşı olumlu bir biçimde davranmayı da gerektirir. Bu anlamda, bir dizi normun pratik olarak yaratılmasını da gerektirir. Yani karşı davranışların, bir normatif üretkenlik biçimi olmaksızın sistemleşmeleri ve birbirlerini güçlendirmeleri zordur. Ve bu normatif üretkenlik bize son derece temel geliyor, çünkü ortaklığı tam da bu normatif üretkenliğe anlam veren şey olarak düşünmeye uğraşıyoruz. Rekabetin, şirketin, girişimci öznenin mantığına direnerek karşı-davranışları savunan bireylerin başka normları var ettiklerini görüyoruz. Bu psikiyatride de, başka sektörlerde de böyledir. Yani başka normların üretimi etrafında örgütlenen kollektiflerin varolduğunu görüyoruz. Ortaklık meselesi tam da burada devreye girer, ama neoliberallerin yaptıklarına tam olarak zıt bir toplum projesi olarak değil, bir proje olarak özgürleşmenin ancak özgürlük pratiklerine anlam verme işlevi olduğu ölçüde devreye girer. Bu, eski zamanların büyük anlatlarını yeniden canlandırmaya yarayacak bir büyük toplum projesi değil, pratikleri besleyecek, onları koordine etmeye yarayacak, alternatif normların varedilmesi ve tanıtılması anlamındaki bir özgürleşmedir. Bugün bize önemli gelen budur.

Egemen normlarla alternatif normlar arasındaki bu karşıtlığın altını çizmeniz önemli, çünkü hiç bir biçimde, canlı bir varlık normsuz yaşayabilirmiş gibi “normlardan bir çıkışı” savunmuyorsunuz. Bu konuda, Canguilhem ve Foucault’yu takip ediyor gibisiniz.

Dardot: Tamamen öyle.

Laval: Ayrıca, ortaklığın kaynağını yeni iletişim teknolojilerde arayan bir determinizme de karşıyız. Daha önceki bir kitabımızda, Negri ve Hardt’ı bu konuda eleştirmiştik. Alternatif normların Internete ihtiyaçları yoktur, ama tabii ki yeni ortaklık pratikleri Internette de kendilerini gösterebilirler. İnternet üzerinden oluşabilecekleri gibi başka bir sürü etkinlik ve yerde de kendilerini gösterebilirler.

Dardot: Evet, bir kelimeyle söylersek, ortaklığın bir ontolojisi yoktur, yalnızca ortaklaştırma pratikleri ve bu pratiklere anlam veren bir proje olabilir.

Son sorum özgürlük kavramı üzerine, çünkü Foucaultcu bir perspektif üzerinden bu kavramın düşünülmesi bugün bana özellikle ilginç geliyor. Kitabın 15. sayfasında şöyle yazıyorsunuz: “Yönetmek, insanların davranışlarını yönlendirmektir, ama burada bu davranışın başkalarına yönelik olduğu kadar insanın kendisine yönelik davranışı olduğunu da belirtmek gerekir. Tam da bu yüzden yönetim kendi varlık koşulu olarak özgürlüğe ihtiyaç duyar: Yönetim, özgürlüğe karşı ya da özgürlüğe rağmen yönetmek değildir, özgürlük sayesinde yönetmektir, yani bireyler kendiliklerinden gelip kimi normlara uysunlar diye, onlara bırakılan özgürlük alanı üzerinde etkin bir biçimde oynamaktır.” Burada neoliberalizmin neden bir “özgürlük ya da tahakküm” alternatifi üzerinden ele alınamayacağını anlıyoruz, çünkü söz konusu olan, Foucault’nun dediği gibi, “özgürlüğü üretmek ve tüketmek, tüketmek ve üretmek” ihtiyacı hisseden bir yönetimsel rasyonalitedir. Bu çözümlemenin özgürlük kavramına getirdiği yenilik nedir? Yalnızca fikirlerin, insanların ve malların özgür dolaşımını, ifade özgürlüğünü savunmaya indirgenen bir sol düşünce, bir çıkmaz içinde değil midir?

Dardot: Gerçekten de, “özgürlükle” alanındaki talepler üzerinden bir tür açık artırmaya gitmek, yetersiz olduğu kadar tuzaklı da gözüküyor. Elbette, “özgürlükleri” tanımamış insanların bir “özgürlükler” rejimini talep etmeleri, şunu ya da bunu yapma özgürlüğünü talep etmeleri son derece anlaşılır geliyor bana. Ama bizim durumumuza bakacak olursak, “daha çok dolaşım özgürlüğü olsun, daha çok ifade özgürlüğü olsun” gibi bir söylemin uzun vadede hiçbir faydası yoktur. Neoliberalizm, özgürlüğe karşı bir yönetim değil, özgürlük sayesinde bir yönetim olduğu için, özgürlüğü insanların davranışlarını yönlendirmek için kullanır. Elbette özgürlüğü anlamanın farklı biçimleri vardır: Burada “özgür irade” meselesini bir kenara bırakıyorum, çünkü bu felsefi bir kurgu olarak –hâlâ savunucuları olsa da– bana çok ilginç gelmiyor. Ben burada yalnızca edim gücü, pratik edim gücü olarak özgürlükten söz ediyorum. Bu anlamda bakarsak, neoliberalizm yalnızca bu edim gücünün gerçekte tanınmasıyla uyuşmamakla kalmaz, bu tanımayı varsayar. Bireylerin bir durumda çok farklı biçimlerde eyleyebileceklerini varsayar. Mesele tam da direnişin nerede konumlandırılacağıdır. Edim gücünün en yüksek yayılımı mı istenecek, yoksa mesele tam da o bireyin edimlerinin özgür bırakıldığı olanaklar alanının önceden tanımlanması mı? Temel soru budur, çünkü Foucault’nun dediği gibi, yönetimselliğin formülü, “olanaklı eylemler üzerinde eylemlerde bulunmaktır”, bu liberalizm hakkında doğru olduğu gibi neoliberalizm hakkında da doğrudur. Peki olanaklı eylemler üzerinde eylemde bulunmak istenildiğinde ne yapılacak ? Bireylere “şunu yapamazsınız, bunu yapamazsınız” diyerek onların eylem alanı sınırlanmayacak. Birey bir durumun içerisine yerleştirilecek ve bu durumun yarattığı içsel zorlamanın, bireyi ondan beklenen seçimi yapmaya götürmesi beklenecek. Yani, sadece daha fazla dolaşım vb. özgürlüğü in abstracto istediğimizde, bu mantığa direnme araçlarından kendimizi yoksun bırakığımız gibi, istemeden onu desteklemiş de oluyoruz. Bütün sorun, tam da durumun kendisinin dayatılma biçimini sorgulamak. Çünkü bir durum içerisinde bir çok seçim gerçekten mümkün olsa da, durumun kendisi seçilmiş değildir. Durum bir kere yaratıldıktan sonra, bireyden seçimler yapması beklenir, onun özgürlüğü yüceltilir, ama burada bizi ilgilendiren, bunun öncesine bakabilmektir, yani bireyin içerisine konduğu ve seçiminin gerçekleştiği çerçeveyi oluşturan durumun inşa edilme biçımini sorgulamaktır. Dönüp geldiğimiz mesele, normlar meselesidir.

Evet, sorunu böyle ortaya koymanın politik önemi gerçekten çok büyük. Örneğin Türkiye’de AKP hükümeti, dolaşım ve ifade özgürlüklerindeki artışa paralel olarak, şehircilik gibi pratik stratejler üzerinden, hem muhafazakar hem de neoliberal bir takım yaşam normlarını da yayabiliyor. O zaman, yaşam ve eylem alanlarının planlanarak önceden belirlenmesi, özgürlükleri garanti altına alan hukuki düzenlemelerin genişlemesinden daha önemli bir politik strateji olarak ortaya çıkıyor. O yüzden de şu anda Türkiye’de bir sürü insanın derdi, herhalde bu modelin ilgiyle karşılandığı Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da birçok insanın yakın gelecekteki derdi, daha fazla dolaşım özgürlüğünün daha çok özgürleşme anlamına geldiğini yönündeki yanılsamayı reddetmek.

Laval: Neoliberalizmin “özgürlükten” anladığı, herkesi kişisel çıkarlarını “idare etmeye” ve “kazanan” davranışları geliştirmeye mecbur bırakan bir rekabet durumunun yaratılmasıdır. Bizim bu kitapta yaptığımız gibi, vurguyu rekabet durumlarının yaratılmasına yapmak, “özgürlük toplumları” yanılsamasını alt etmenin en iyi yoludur. Bireyler, rekabetin genelleştiği bir düzen çerçevesinde özgürler. Eğer ne oyunun kurallarına, ne de rekabetin koşullarına hakim olmadıkları bir durumda kendi akıbetlerinden sorumlu olma gibi tuhaf bir özgürlükleri olmasaydı, bu düzen işleyemezdi. Neoliberal özgürlük bir amaç değildir, rekabetin aracı ve performansın taşıyıcısıdır.

Kaynak: http://birdirbir.org, Söyleşi, Ferhat Taylan

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s