SAYISAL KAPİTALİZMİN ASİLERİNDEN BİRİNİN “MADDESİZ” OKUMASI

modern.timesAndre Gorz’un “Maddesiz” kitabını kişisel bir deneyim eşliğinde okumak…

“Bir metafor olmak kaydıyla “bilgi ekonomisi” deyimi ekonomik sistemdeki temel alt üst oluşlara işaret eder. Bilginin temel üretici güç haline geldiği; sonuç olarak, toplumsal faaliyetin ürünlerinin esasen somutlaşmış emek değil, somutlaşmış bilgi olduğu; maddi olsun ya da olmasın, metaların mübadele değerinin, son tahlilde, içerdikleri genel toplumsal emek miktarıyla değil fakat esasen genel olarak bilginin, enformasyonun ve zekanın içerikleriyle belirlendiği anlamına gelir.”
sy. 27

Andre Gorz, “Maddesiz”’de, ‘Değer Kavramının Krizi’ bölümüne böyle başlar. Bu ‘bilgi ekonomi’si içerisinde çalışan işçinin ürettiği emek de “maddesiz” emektir. Bu emeğin sonucunu elinize alıp koklayamazsınız, parçalara bölemezsiniz, bütüne, kimin ne kadar katkı yaptığını ölçemezsiniz.

“İnsanlar arasındaki evrensel ilişkinin, yani ticari olmayan etkileşim ve iletişimin ürünü” sy. 29, insanlığın ortak serveti olan bilgi, sermayenin elinde, maddi anlamda bir “değer” haline gelip “ücretli toplumsal emek tasarrufu sağlar” sy.36 Sermayeye bu kolaylığı sağlamakla beraber ‘anonim’ niteliği nedeniyle, bu defa da bilgiye ulaşım kanallarının denetlenebilmesi gerekliliği ortaya çıkar. Tek başına bu durum bile maddesiz emeğin içine düştüğü vahameti sergilemeye yeter. ‘Bilgi Ekonomisi” bir yandan ücretli toplumsal emekten tasarruf ederken  bir yandan da insanlığın ortak mallarına göz dikerek, onlara ulaşımı denetim altına almaktadır.  Dahası sermaye ve emek maddesizleştiği oranda, yaptığımız çalışmayla kıyaslandığında çok küçük karşılıklar alabilir hale geliriz.

İnsanın sezgisel olarak bilincinde olduğu, yaşayarak deneyimlediği şeyin –özellikle maddesiz çalışma içinde bulunanların- niteliğini kelimelere döken bir kitap “Maddesiz”. Bu şu açıdan önemli, maddesiz çalışma içinde olanların çalışma biçimlerine dair bir süreç algısı geliştirebilmesi neredeyse imkansız hale geldi. Çalışmamızın amacından, sonuçlarından kopmuş durumdayız. Kendi durumumuzu tartacak, değerlendirecek kelimelere sahip olmadığımızda da karşımıza çıkanları savuşturabileceğimiz bir filtre geliştiremiyoruz. Bazı politikaların yaşamımızı nasıl etkileyeceğini kestiremediğimiz gibi sürece hakim olamama bizi sadece savunma durumuna hapsediyor. Oysa yaşamımızı, çalışma süreçlerimizi, iyileştirebilecek, dönüştürecek araç ve yolları keşfedebilmek için hikayenin neresinde durduğumuzu görmemiz gerekiyor. Dahası hikayenin nasıl şekillendiğini de.

Kapitalizmin emeği değerlendirme biçimlerindeki bu farklılaşma bir dizi başka dönüşümün hazırladığı zemine oturtulabilmiştir. Bu zemini tanıyabilmek için bir özet geçmekte fayda var. Kaynağını Antik Yunan’a kadar izleyebileceğimiz korporatizm düşüncesi, Sanayi Devrimi’nin büyük işçi kitlelerini idare etme ihtiyacıyla birleşmiş, “ortak fayda”nın devlet tarafından tahsis edildiği ( işçi ve kapitalist için), devlet otoritesinin en meşru otorite sayıldığı ancak piyasanın reddedilmediği bir dönem yaşanmıştır. Devletin istihdama yönelik ekonomik ve sosyal politikaları hayata geçirmesiyle, bu dönemde, kısa bir süre içinde olsa çoğu ülkede tam istihdam gerçekleşebilmiştir.

1980 sonrası, komünizmin çökmesiyle beraber, bu dönemi, devletin politik, sosyal, ekonomik hayattan giderek daha çok el çektirildiği bir süreç izledi. Toplumun piyasalaştırılması olarak değerlendirilebilecek bu süreç piyasanın her alandaki egemenliğini ilan ediyordu.

Piyasanın egemenliğine bırakılan bir dünyada iş gücü politikalarının değişmesi de kaçınılmazdı. İşgücü piyasalarındaki belirsizlik ve esnekliğin doğurduğu risk ve sorumluluklar, devletin sırtından alınıp bireyin sırtına yükleniyordu. Yeni anlayışın temsilcileri, istihdam için ‘iş yaratmak’ düsturundan vazgeçerek, varolan işlere işsizleri yönlendirmeye, işletmeye ve işe uyum sağlayamayan işsizleri de “anormal, tembel, marjinal” olarak etiketlemeye başladı.

Böylece işsizlik, istihdam veya gelirden yoksun olmak, ekonomik ve toplumsal süreç ve yapılardan kaynaklanan sorunlar olmaktan çıkarılarak bireysel sorunlar haline getirildi. Bu, devlet ve hükümetin topluma karşı, toplumu oluşturan bireylerin birbirlerine karşı olan görev ve sorumluluklarının hasıraltı edilmesiydi.

Böylece sermayenin yükü de azaltılmış oldu. Artık istihdam değil “işe alınabilme yeterliliği” söz konusuydu. İş yerinde öğrenme, iş yerinin bir deneyim alanı olması gibi görüşler rafa kaldırıldı. İş için yetersiz görülmenin giderilebileceği adres de iş dışı yaşam oldu. Sermayenin tek vaadi “işe almak” haline geldi. Patronun ‘işveren’e dönüştüğü sürecin oyuncularıydık artık.

İşgücünün niteliğindeki bu değişimle beraber işin yapısı da değişiyordu. Daha doğrusu işin yapısının değişmesi işgücünün ele alınış biçimini değiştirmeyi gerekli kılmıştı. Yönetilebilir emek, yönetilemez olana, sanayi emekçisi, post-Fordist emekçiye, prosedürler üzerinden iş üretimi, hayatın yeniden üretimine dönüşüyordu.

Sanayi emekçileri ile post-Fordist emekçiler arasında yani maddeli emek çalışmasıyla, maddesiz emek çalışması arasındaki farklar neler?
“Sanayi emekçilerinde yapılması gereken hız ve ahengi işçiye sanayi düzeneği aktarıyordu ve bu buyruğu işçinin, soru sormadan, bir otomat düzenliliği içinde yerine getirmesini sağlamak gerekiyordu.

Post-Fordist emekçiler ise, tersine, oyunlardan, ekip sporlarından, kavgalardan, tartışmalardan, müzik ve tiyatro çalışmalarından vs. edindikleri bütün kültürel bagajlarıyla üretim sürecine dahil olmalıdırlar. (…) Post-Fordist işletme onların kendilerine özgü bildiklerini çalışmaya katar ve bunu sömürür.” sy. 15

Artık burada makine veya makinenin düzeneğine uyarak çalışan insan değil, tümüyle çalışmaya katılan “canlı emek” olarak insan -yani biz- söz konusudur. Eğitim veya hayat bilgisi dersini aldığımız yeryüzü koridorlarında edinmiş olduğumuz bilgi ne olursa olsun, yeterli değildir, bizden istenen kendimizi bir düzenek haline getirmemizdir. Aslında bu, manifaktür ya da Taylorcu sistemdeki “üretim bandı” nın görevini artık biz yerine getiriyoruz demektir. Şöyle ki iletilen, üretilen bilgilerin biteviye aktığı ve aynı zamanda bu bilgi ve iletileri her zaman farklı koşullarda ve şekillerde taşıması beklenen tezgahlara döneriz.

Başından sonuna kadar bir prosedüre uymayan tüm iş ve işçiler aynı durumdadır diyebiliriz sanırım. Yani kutumuzdan bu parçaları nasıl birleştireceğimizle ilgili bir bilgi çıkmaz. İş uygulamalarında da bu mantığın yaşayan izlerini görmek mümkündür, ancak belli bir çarpılmayla. Örneğin, yeni işçi alımı söz konusu olduğunda, hangi üniversiteden, nasıl bir dereceyle mezun olunduğuna, kişinin ilgi alanlarına, üye olduğu sosyal topluluklara bakılır. Çünkü, belli ki istenilen iletişim yeteneği, salt bir diploma almakla kanıtlanamayacak bir şeydir. Ancak ilgi alanlarının “dağcılık” olması patronu başka bir uca, “siyaset” olması başka bir uca iter. ‘İlgi alanlarınız’ bölümüne “siyaset” yazan çokça kimse de yoktur ama aslında siyasetle uğraşanın iletişim bilgilerinin dağcılıkla uğraşandan fazla olmasını beklememiz daha akla yakındır. Buna rağmen “siyaset” hala tercih edilen bir ilgi alanı değildir. Bu durumda dağcılıkla uğraşan arkadaş bayrağı kapar. Buradaki çarpılma tercih edilen iletişim yeteneğinin belli alanlarla sınırlı olmasını istemekle açıklanabilir.

Peki sınırlandırılmış bir alan içerisinde iletişim ne derece mümkündür? Bu kişinin kendini sürece tümüyle katması talebinin karşıtı değil midir? Bu şekilde bir iletişim yeni sınırlılıklar üretmez mi? Bu durumda bizden istenen aslında özneleşmemiş (yapay) “özne” midir? Yani, makbul olan, kişinin “kendi toplumuna özgü kültürün yorumlama ve davranış şemalarını” kullanması mıdır yalnızca? Çünkü Gorz’un da söylediği gibi insan bu şemaları kullanarak kendini üretebileceği bir çevreyi üretir ancak. Ama henüz kendini üretmemiştir. Evet, öyledir diyebiliriz. Bu şemaları kullanmayı bilmek insana bir iş sağlamaya yeter. Fazlasına şimdilik ihtiyaç yoktur.

Bu durumda iş bizim oluyor -eğer dağcıysak- ancak tüm iletişimimiz yöneticiye tabii olmak zorunda. Bu bir kafa karışıklığını da beraberinde getiriyor ister istemez. Hem iletişim yeteneğimizi kullanacağız hem de bunu onaylanan bir dile tabi olarak yapacağız. Yani hem kendimiz olacağız hem de başka bir kurumun, kişinin uygun gördüğü, izin verdiği dille konuşacağız. Kendimizi sürece katmamız isteniyor mu, istenmiyor mu?

Dağcı-siyasetçi örneğiyle üzerinde durduğumuz daha çok “kendini katma” süreçleriydi. Ama üretim bandı örneğini tekrar hatırlarsak burada her mesajı kendi koşullarında ve gerektirdiği şekillerde yeniden iletme zorunluluğundan bahsetmiştim. Yani kendini katmak da yeterli değil, aynı zaman da kendini yeniden üretmek söz konusu. Kendini yeniden üretmek ne demek? Karşılaşılan yeni bir sorunu çözebilecek yeteneğe sahip olabilmek için gereken tüm bilgileri öğrenmeye hazır olmak ve sonuçta da öğrenerek, sürece tekrar katılmaktır.

Ne yapacağım? Zaten biliyor olduklarımla çalışmaya başlayacağım, tüm yeteneklerimi iş için seferber edeceğim, bir sorunla karşılaşınca çözmek için gerekirse yeni bilgiler edineceğim (iş dışında, sertifikalı kurslara giderek, eğitimlere katılarak vs.) sorunu çözeceğim, sonra bir sorunla karşılaşınca çözmek için gerekirse yeni bilgiler edineceğim, sorunu çözeceğim, sonra bir sorunla karşılaşınca.Bunun neresi kötü, denilebilir. Aslında birinci kötülük, bunda bir kötülük olduğunu düşünemeyecek veya göremeyecek kadar sistemle uyum gösterebilmiş olmamızdır. Elbette bu birileri tarafından bize yapılan bir kötülük değildir, çünkü bizim çıkarımızı temsil etmediğini düşünsek pekala bu sonuçlara yol açan politika ve uygulamalara rıza göstermeyebilirdik. Burada belki eksik olan bakış açısı bizim çıkarımızın tek başına bir anlam ifade etmeyeceği kadar başkalarının çıkarlarına bağlı olduğunu görememektir. Yani toplumsal bir yaşam ortak çıkarları gözetmelidir.

Yine de bu süreçte payımıza düşen kötülüğü görebilmek için şu yöntem denenebilir;
Soru sormak;

  •  İmzaladığım iş sözleşmesiyle hangi hizmetlerimin karşılığında bu maaşı alıyorum?
  •  Sürekli kendini üretme çabası içindeyken iş ve boş zaman arasındaki sınırı nasıl koruyacağım?
  •  İşimi deneyimleyerek işyerinde öğrenmem daha doğru olmaz mı? Neden kendimi iş dışında geliştirmem bekleniyor? Ayrıca bu gerekliyse bile neden bunu çalıştığım şirket sağlamıyor?
  •  İş dışında bir uğraş edinebilecek miyim?
  •  Benden istenilen kendini katma ve yeniden üretme faaliyetleri ölçülebilir şeyler değilken, nasıl oluyor da ölçüm sonuçlarına göre prim, işten atma, işleri yeniden organize etme kararları verilebiliyor?
  •  Yaptığım işin iş dışındaki hayatıma bu kadar sızması beni düşünsel anlamda kısırlaştırmaz mı?
  •  Böyle bir döngünün içine girmek ilgilendiğim birçok şeyi göz ardı etmeme sebep olmaz mı?
  •  Arkadaşlarıma, aileme nasıl zaman ayırabileceğim? Vb. vb.

Neyse ki bu aşamada Andre Gorz bizi bir miktar rahatlatmaktadır.

“Bütün büyük firmalar, ücretlilik ilişkisi çerçevesinde, çalışanlarından, bütünsel bir katılım, görevleriyle çekincesiz bir özdeşleşme elde etmenin imkansız olduğunu bilmektedir.(…)
Sonuç olarak, büyük firmalar, ücretlilik ilişkisini bir işbirliği ilişkisine dönüştürmeye çalışırlar; olmazsa olmaz gördükleri çalışanlara, firmanın sermayesine ve karlarına katılım imkanı sunarlar. (…)
Kişi, mesleki olarak yaptığından daha değerli olduğunu kendine kanıtlama eğilimi gösterir. (…) Kitap yazan gazeteciler, sanat eseri yaratan grafikçiler, hacker olarak serbest yazılım geliştirerek maharetlerini sergileyen bilgisayarcılar; hepsi de kendi onurunu kurtarmanın “ruhunu korumanın” yolunu aramaktadır.” sy. 19

Yaptığımız iş sözleşmeleri, iki tarafın çıkarlarının farklı olduğunun yine iki tarafça kabulü anlamına geliyor. Çıkarlarımız farklı ise hala işçi, işçi, patron da patron demektir. Ama iş hayatında bulunduğumuz süre boyunca kara ortak olmasa dahi tüm benliğiyle kendini işe adayanları gördüğümüz gibi Gorz’un bahsettiği telaşla ruhunu korumaya çalışan insanları da görmüşüzdür. Hatta bu bilgiler ışığında denilebilir ki o neredeyse her ortamda en az bir kez dile getirilen “bir çiftlik kurmak ve orada kendi domatesini yetiştirmek” hayali bile ruhunu korumanın yollarından biri olarak görülebilir. Yaptığı işi kendi haysiyetine yakıştırmama, bu işin önemsizliği veya kötücüllüğü karşısında ezilme insanları elle tutulur, daha gerçek, sade ve ‘yararlı’ bir iş yapma arayışına itebilmektedir. Bu durumda ruhunu korumaya çalışanlar, neredeyse ikili bir varoluşa sürüklenmektedir. Bir yanda aşağılayıcı ve küçültücü bir iş yapmak, öbür yanda ruhlarını koruyabilecekleri bir uğraş edinerek , aşağılayıcı ve küçültücü işe devam etmeyi olanaklı kılacak ruhsal gıdayı temin etmek. Bu döngünün sağladığı “sisteme tabi olmama yanılsaması”nın sonuçları üzerine ayrıca tartışılmalıdır.

Bu durumda kara ortak olmasa da benliğini işletme sermayesi haline getirenlerin motivasyonu nedir? Kitabın ilerleyen bölümlerinde bu durumu “kendi kendinin girişimcisi” olmakla açıklamış Gorz. Çıkar farklılığı ortadan kaldırılmış, yani işçi ve patron ayrımı görünmez kılınmıştır. Dolayısıyla ‘maddesiz’ çalışma yürüten işçi için çalıştığı işyeri kendisinindir ve/veya kendisi bir işyeridir. İşler çıkmaza sürüklendiğinde kendisini (işyerini) başka bir işletme veya duruma kolayca uyarlayabileceğini düşünür. Hatta doğrusunun bu olduğuna inanır. Sistemin kazancına ortak olmasa da riskine ortaktır.

İş veya gelir güvencesi istemek kişisel başarısızlığın göstergeleri haline gelmiştir. Her konuda en üst düzeyde sorumluluk üstlenmeliysem toplumsal bir sözleşmeye imza atmamın anlamı nedir? Toplum bu sorumlulukların paylaşıldığı alan değil midir? Bu durumda toplumla olan bağımı nasıl tanımlayacağım?

Kısaca UİS (Ulusal İstihdam Stratejisi) diye bildiğimiz, taşeronlaştırma ile kapımıza çoktan dayanmış olan yeni istihdam projesi de patron-işçi ayrımının geride kalan izlerini silmeyi amaçlamaktadır. Bu projenin amacı “işgücünü esnekleştirmek”tir. Projenin ayrıntılarını ilerleyen sayfalarda vermek üzere, önce “esnekleştirme” üzerinde durmakta fayda var.

“ Özne ile işletme, işgücü ile sermaye arasındaki farklılık ortadan kaldırılmalıdır. Kişi kendinin işletmesi olmalıdır; kendisi bir işgücü olan kişinin, sürekli yeniden üretilmeyi, modernleştirilmeyi, genişletilmeyi, değerlendirilmeyi gerektiren kendi sabit sermayesi olmalıdır. Dışarıdan ona hiçbir zorlama dayatılmamalı, kendi üreticisi, kendi işvereni ve kendi satıcısı olmalı; kendi girişiminin hayatta kalmasını ve rekabet edebilmesini sağlamak için gereken zorlamaları kendi kendine dayatmaya kendi başına mecbur olmalıdır. Kısacası ücretlilik ortadan kaldırılmalıdır.” sy.20

Aslında burada söylenmek istenen kişinin, defalarca tekrar edilen “kendi”nin yeni durum karşısında ne tavır alacağı değil elbette. Bunu gözetmek “kendi” denen şeyin iyiliğini düşünmek olurdu. Şu durumda “kendi” ne duruma düşerse düşsün önemli olan amacın ne olduğudur, “ücretlilik” kaldırılmalıdır. Esnekleştirme, özetle budur.

“Büyük firma, kalıcı ve tam zamanlı ücretlilerinin ancak küçük bir çekirdeğini koruyacaktır. Personelinin geri kalanını – en büyük yüz Amerikan firması örneğinde, personelin %90’ı – şirket dışındaki, aracı, geçici, bağımsız fakat üst düzey profesyonel çalışanların değişken kitlesinden oluşacaktır. Firma iş gücü maliyetinin artan bir bölümünü bu dışarıdakilere yıkabilir. Onların sürekli formasyon masraflarının, sağlık ve yaşlılık sigortalarının bir bölümünü ya da tümünü – onların zararına- kendi için kullanır. Onların hizmetini parça başı ya da mesai ücretinin pazarlığını yaparak satın alır; onları birbiriyle rekabete düşürür. Çalışma süresini, işten çıkarmayı, işe almayı, tazminat ödemeyi dert etmeden, onlardan talep ettiği çalışma hacmini büyük oranlarda değiştirebilme imkanını elinden geldiğince kullanmaya çalışır.” sy. 20

Gelelim UİS’e. Bu projeyle hedeflenenler şöyle özetlenebilir;

  • UİS’te taşeron uygulamasının yaygınlaştırılması ve asıl işlerde de taşeron çalıştırmanın tamamen serbest bırakılması hedefleniyor. AKP’nin iktidarda olduğu 10 yılda, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerine göre taşeron işçi sayısı 350 binlerden 1 milyon 500 binlere ulaştı.
  • Özel istihdam bürolarıyla “geçici işçilik” yaygınlaştırılıyor. Bu uygulama ile istihdam büroları aracılığıyla işçi kiralama dönemi başlayacak.
  • Bölgesel asgari ücret uygulamasına geçilecek. Bu uygulamaya geçilirse, öncelikle merkezi asgari ücret belirlenecek. Sonra bu da dikkate alınarak, 26 bölgede vali, belediye başkanı, kalkınma ajansı yetkilileri, iş adamları gibi sermaye temsilcileri bir araya gelerek asgari ücretin bölgelerinde ne kadar olacağına karar verecekler. (!) Bölgesel asgari ücretin uygulanması demek, zorunlu göçün başlaması demektir. Farklı bölgelerdeki işçilerin birbirine düşman gösterilmesi, işçiler arasında ayrımcılık yaratılması anlamına geliyor.
  • Kıdem tazminatı kaldırılıyor. Bunun yerine “kıdem fonu” denilen bir uygulamaya geçilecek, bu fonu ödediğimiz paralarla biz oluşturacağız. Yani işten ayrıldığımızda alacağımız parayı önceden biz ödemiş olacağız.

Kitabın bundan sonraki bölümünün adı “Hayat Business’tır”

Bu başlığı bir magazin dergisinde göğsünü gere gere kullanabilecek bir sürü insan vardır. Hayatı oluşturan tüm faaliyetler “business” olunca, hayatın da “business” olması kaçınılmaz. Ama bundan kaçınamamak hayatın business’a dönüşmesinden memnun olmak anlamına da gelmiyor.

“Kendi kendinin girişimcisi olmakla birlikte, bütün yaşamın ve kişiliğin çalışmaya ve değere katılması nihayet gerçekleşebilmiştir. Yaşam, “en değerli sermaye” olur. Çalışma dışı ile çalışma arasındaki hudut ortadan kalkar.”sy. 21

İnsanın aklına, tüm yaşamın paranın egemenliğine girmesine göz yummak gibi bir niyeti olmasa da şöyle bir soru gelebilir; Kendi kendimin girişimcisi olursam rahat edebilecek miyim? Rahatlıktan ne anladığımıza bağlı. Gorz’un cevabı, yaptığım tercihle, sermaye ve çalışma etiğinden kurtulmayı amaçlıyorsam bu pratik, önemli ve hatta savunulmalı.

Kitabında bu durumu “Sayısal Kapitalizmin Asileri” başlığı altında ele alarak şöyle bir gözlemde bulunur; “Kapitalizmin başka bir ekonomiye doğru aşılmasının potansiyel aktörü sermayeden kurtulma eğilimi gösterdiği ölçüde bizzat “insan sermayesi”dir.” Bu duruma örnek olarak da “serbest yazılım ve ağ zanaatkarlarının yürüttüğü mücadeleyi” vermektedir. sy. 64

Amerikan nüfusu içinde yapılan bir araştırmaya göre, “maddesiz sermaye çalışanları nüfusun en rahat %20’si içinde yer alır.” (…) İlginç bir yenilik, üst düzey bilişimcilerin bir kısmının, Glotz’un adlandırmasıyla “nano saniye kültürü”nü, yani “hep daha hızlı”yı ortak reddedişleriyle post-endüstriyel yeni proletaryaya katılmalarıdır. Yönetici sınıf kapitalizmin ihtiyaç duyduğu tekno-bilimsel seçkinlerle işbirliği yapmayı kuşkusuz başarmıştır. Fakat çalışmalarına bütünüyle yatırım yapan bu seçkinler sınıfının üyeleri bütün yaşamlarını buna adama arzusu duymamaktadır (…) Yoğun faaliyet yılları boyunca içlerinden çoğu, yaratmış oldukları işletmeyi satmaya, gelirleriyle yaşamaya, genellikle gönüllü olarak haftada iki gün danışmanlık yapmaya hazırlanırlar (…)

Peter Glotz’tan yaptığı alıntıyla; “ Artan sayıda genç, basamakları tırmanmayı reddetmekte, daha fazla paradansa daha fazla boş zamanı tercih etmekte, tam zamanlı işlerini sınırlı zamanlı işlere dönüştürme ve çalışma etiğinden kurtulma eğilimindedir” demektedir. sy. 65-66

Bu görüşlerin ülkemizde ne kadar geçerli olduğu ancak araştırmalarla ortaya konabilir. Ancak burada da, sayısal kapitalizmin yarattığı, son 10 yıldır emekleme aşamasında olan, adına “Freelance” denen, insanların hizmetlerini oturdukları evden veya ev-ofisten sattıkları bir çalışma biçiminin varlığından bahsetmek gerekiyor.

Freelancer’ların iş bulabilmek için referanslarını sergiledikleri web siteleri, çeşitli iş platformlarında oluşturdukları profilleri, kartvizitleri ve sürekli ulaşılabilir cep numaraları var. Bu çalışanlar genelde sözleşmeli veya sigortalı değiller, proje bazlı veya geçici olarak hizmet veriyorlar. Fatura kesebilmek için kendilerine ait bir adi şirket kuruyorlar veya kayıt dışı çalışıyorlar. İş bulabilme garantisi yok, sağlık güvencesi yok, gelecek garantisi yok, yaptıkları işler çoğunlukla sözleşmesiz olduğu için iş bitiminde ödeme alamama ihtimalleri de çok yüksek. Dolayısıyla büyük bir bölümü, bu durumu 4-5 sene deneyimledikten sonra sözleşmeli, kadrolu bir iş arayışına giriyor. Bu çalışma biçimine “kendi kendinin girişimcisi olmak” denilebilirse eğer, bu biçime içrek olan geçici çalışma, süreksizlik ve raslantıları göz ardı etmemek gerekmektedir.

“Sınıflarını gönüllü olarak terk etmiş ve vitesi küçültmüş” sy.66 insanların yaşadıkları çözümsüzlüğü bireysel olarak aşabilme şansları var mıdır? İnsanın sabit sermayesi kendisi olacaksa, bu sermaye nasıl tesadüflere terk edilecektir? Bize tesadüf etmemesi durumu, başka hiçbir güvence yokken nasıl atlatılabilecektir? Sermayeden kurtulma eğilimdeki insan riskle nasıl yüzleşecektir?

“Çalışma ilişkilerinin süreksizliğine, kesintilerine, geçiciliğine karşı koymayı, keza toplumsal ve /veya kültürel değeri verimlilikleriyle ölçülemeyen ve verimliliğe bağlı olmayan bağımsız faaliyetler geliştirmeyi sağlayacak koşulsuz ve yeterli “yaşam geliri” talebi bu ortamda ortaya çıkıp gelişmiştir.” sy. 22

(…)Yaşam gelirine dair halihazırda iki anlayış mevcuttur (…) Geliri, yaşamı ticari imgelemden kurtarma imkanı olarak gören anlayış ile emek üretkenliğine katkısı önemli hale gelmiş, çalışma dışı zamanın zorunlu ücretlendirilmesi olarak gören anlayış. Bu ikinci anlayışın korkunç bir tuzak içerdiğini görmek gerekir (…)Kişinin çalışmaya bütün olarak dahil olmasını basitçe ele almakla kalmaz, onu meşrulaştırır (…) Sermayeye, kişinin yeteneklerini hemen geliştirmesini talep hakkı tanımış olur.” sy. 23

“İşsizlerin ve geçici çalışanların hareket ve sendikalarının yaydığı, “hepimiz potansiyel işsisiz, potansiyel geçici işçiyiz, ara sıra çalışanız” şeklindeki kollektif bilinçlenme, yalnızca, hepimizin geçici işçilere ve ücretlilik ilişkisinin kesintiye uğramasına karşı korunmamız gerektiği anlamına gelmez; aynı zamanda, bu ilişki içinde tükenmeyen ve bu ilişkiyle çakışmayan toplumsal bir yaşama hepimizin hakkı olduğu; çalışma ilişkisinin kesintileri ve süreksizlikleri de dahil olmak üzere, ekonominin üretkenliğine hepimizin dolaylı ve görünmez biçimde katkıda bulunduğu anlamına gelir. Üretilen toplumsal servet kollektif bir maldır ve bunun yaratılmasına her bir kişinin katkısı asla ölçülmemiştir, hele ki bugün hiç ölçülemez; herkese yeterli ve koşulsuz gelir hakkı, sonuçta, bilincinde olsak da olmasak da birlikte ürettiklerimizin bir bölümünün ortaklaştırılmasına denktir. “ sy. 72

Yine aynı kitaptan, AC!’nin gelir komisyonu metninden yapılmış bir alıntıya yer vermek istiyorum;
” Bizce gelir garantisi bir sadaka, ‘bir şey yapma'(yani çalışmak) yükümlülüğüne yol açan faaliyetsizlik için verilen para değildir. BİZCE GELİR GÜVENCESİ BİR HAKTIR. Bu hakkı talep ediyorsak, herhangi bir biçimde toplumsal servet üretimine katıldığımız – ya da gereken imkanlara sahip olabilirsek katılabileceğimiz- içindir. Biz ücretlendirilmemiş bir toplumsal servet üretiyoruz; bu servet gündelik problemlere hakim olmamıza, bilgi alışverişinde bulunmamıza, sefaletten ve sıkıntıdan kaçmamızı sağlayacak inisiyatifler almamıza yardım eden kollektif örgütlenme, karşılıklı yardım ve destek sistemlerinin farklı biçimlerinden ibarettir. Mecbur bırakıldığımız faaliyetlerden çok daha zenginleştirici faaliyetler geliştirme imkanı sağlamak istiyoruz.” sy. 72

“Kısacası gelir garantisi, başka bir şeyle değiş tokuş edilebilir olmayan ve böyle bir şey üretmeye, parasal eşdeğeriyle ölçülüp ifade edilmeyen, pazar dışı, muhasebe dışı ve norm dışı bütün faaliyetleri mümkün kılmalıdır.” sy. 73

Gorz’un altını çizdiği, ‘sermayeden kurtulma eğilimindeki insan’ın dünyanın her yerinde iktidarı almadan dünyayı değiştirmeye çalıştığı ve buna muktedir olduğudur. Kitapta alıntıladığı ve insanı paradoksa sokan soruysa şudur; “İnsan davranışının kapitalist mantıktan kurtulduğu faaliyet alanları varsa ancak kapitalizm işleyebilir.” Pascal Jollivet sy. 69 Bu her ne kadar bir paradoks olsa da eğilimin kendisi bize başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösteren eskizdir.

Eskiz, planlarımızı uygulamaya geçmeden önce başvurduğumuz bir ön çalışmadır. Yapmak istediklerimizin, yapabileceklerimizin sınırlarını bildiklerimiz çerçevesinde sınayabilmek ve görebilmek için eskizlerle düşünürüz. Dolayısıyla kapitalist mantıktan kurtulmanın toplumu dönüştürüp dönüştüremeyeceği tartışmasını bir kenara bırakarak şunu iddia edebiliriz ki, bu eğilimin taşıyıcısı kişi ve grupların deneyimi – yani eskizleri- yeni bir dünyada nelere ihtiyaç duyduğumuzla ilgili bize öngörü sağlayacaktır. Bu deneyim olmadan kuracağımız hayallerin gerçeklikle ilişkisi sorunlu olacağı gibi, içinde yaşam olamayacağı da görülmelidir.

İş hayatında bu durumu örnekleyen olaylara şahit olmuşuzdur. İtaatkar ve biat eden çalışanların kendilerine yeni bir hayat kurmayı düşünmeye başladıklarında geçirdikleri dönüşüm gibi. Orada kısa ama çarpıcı bir an vardır. Dışarıda olma durumu. Haklarıyla ilgili farkındalık geliştirir ve yaşadıkları şeye eleştirel bakmaya başlarlar. Bu bir tesadüf değildir. İnsanın içinde bulunduğu durum hakkında eleştirel bir bakış geliştirebilmesi için de fotoğrafın dışına çıkması gerekmektedir. Elbette değişimin tek umudunu sadece bu kalkış noktasında arayacak değilim. Çünkü bu kalkışı yaşayanların da sisteme başka şekillerde adaptasyonu mümkündür, olmaktadır. Buradaki tek iddiam böyle bir deneyim kırıntısı olmadan bilincine varamayacağımız çok şey olduğudur.

İşte bu noktada yaşam gelirinin bir ‘hak’ olarak savunulması gerekmektedir. Çünkü talebin gelgitlerine tabi olmayan, talebe de yönelik olmayan üretim ancak bu şekilde mümkün olabilecektir. Ancak bu şekilde sahip olduğumuz kırıntılar anlamlı bir dönüşüm yaratabilir ve başka yaşamların kurulabileceğine inanabiliriz. Yoksa zaten iş piyasalarını esnekleştirmeyi amaç edinmiş bir sistemin içinde “kendi kendinin girişimcisi” olmaya dünden razı olarak, ev-ofislerimizden görebileceğimiz tek ufuk, karanlık bir ufuktur. “Bir dizi araştırma, büroda olmayanlar üzerindeki gözetimin bürodakilerden daha yoğun olduğunu göstermektedir”* Sennet’in vurguladığı gibi aynı zamanda bu durum “çok sınırlı bir ayrıcalığa” tanınmaktadır. Kendi sermayesini bu ayrıcalıklı konuma sahip olmak için harcamaksa tek başına yüklenilemeyecek kadar büyük bir risktir, ayrıca bu riski yüklenmenin bir ödülü de yoktur.

Andre Gorz, sayısal kapitalizmin iyimser bir potansiyeli ortaya çıkarma ihtimaline vurgu yapmakla birlikte aynı potansiyelin bizi karanlık bir yola da sürükleyebileceği uyarısını yaparak bitiriyor kitabını. İnsan bedeninin tamamen sahne dışına itildiği bir dünya yorumuna yer vererek, “Yoksa insan sonrası bir uygarlığa mı gidiliyor?” diye soruyor.

“Bilgi ile bilinenler, bilim ile yaşam dünyası arasındaki ayrılığın kaynağı ‘doğanın matematikleştirilmesi’nde yatmaktadır.(…) Matematikleştirme, hissedilir dünyanın deneyimi karşısında bilginin özerkleşmesini tüm diğer tekniklerden daha başarılı bir şekilde radikalleştirir. (…) Düşünceyi –Descartes’in deyimiyle- beden hapisanesinden kurtarır. (…) Bedenden bağımsızlaşmış düşünce bedenden kurtularak, maddesiz bir hapishanenin bambaşka kısıtlayıcı sınırları içine kapanır” sy. 82

“(Bilim) bedensel varoluşu, sonluluğu, ölümü reddetmek, yaşamın doğallığından ve doğadan, bir kadın bedeninden doğmuş ve bir yumurta ile bir spermin tesadüfi buluşmasıyla döllenmiş olmaktan nefret ederek, kendi kendinin temeli olma projesini ifade eder.” sy.84

“Doğanın ortadan kaldırılmasının devindirici gücü bilimin yaratıcı biçim verici projesi değil, doğanın karşılıksız olarak verdiği ve herkesin erişebildiği birincil servetleri yapay ve ticari servetlerle ikame etme yönündeki sermayenin projesidir. Dünyayı metalara dönüştürmek. Sermaye de bu metaların üretimini tekelleştirerek kendini insanlığın hakimi kılar.” sy. 86

İnsan emeğinin ilk önce maddesizleştiği ve sonra da gereksizleşeceğinin öngörüldüğü, bedenden bağımsızlaşmış, doğayı ortadan kaldırmayı amaç edinmiş bir sistem içinde “zorunlu olan ‘tin savaşı’nı kim sürdürecektir?” sy. 105 Kitabın son cümlesi, daha doğrusu sahibini arayan sorusu budur.

İyi okumalar
* Richard Sennet “Karakter Aşınması”
Andre Gorz “Maddesiz”, Ayrıntı YayınlarıÇeviren: Işık Ergüden

Yazan: Esra Güven

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s