Sevmek Namına Bölüm 1

SIYODa

Elitler “sevdiğin işi yap” özdeyişine hevesle sarılıyor. Ancak bu özdeyiş çalışmanın değerini düşürüyor ve çalışanları rencide ediyor.

Miya Tokumitsu

“Yaptığın işi sev, sevdiğin işi yap”

Bu emir sadece güzel dekore edildiği söylenebilecek bir oturma odasının duvarına çerçevelenerek iliştirilmiş. Bu odaya ait bir resim ilk olarak popüler bir tasarım blogunda ortaya çıktı; sosyal medyada binlerce kez işaretlendi, beğenildi ve paylaşıldı. Çalışanlara bir nefes alma alanı olarak tavsiye edilen “Yaptığın işi sev, sevdiğin işi yap” odası, tüm o paylaşıp beğenenlerin içinde olmak için can attığı bir yer.    

“Sevdiğin işi yap” (SİY) özdeyişinin günümüzde iş yaşamının gayrıresmi mantrası olduğu şüphe götürmez. SİY’in sorunu, bizi kurtuluşa çağırmak şöyle dursun, yaptığımız işi değersizleştirmesinde. Daha da önemlisi, çalışanların büyük çoğunluğunu insanlıktan çıkarmasında. SİY moral verici bir öneri gibi; bizi yapmaktan hoşlandığımız şeyler üzerine kafa yormaya ve bu işleri gelir getirici girişimlere çevirmeye itiyor. Fakat, zevklerimizi neden parasal çıkar güderek yaşamak zorundayız? Ayrıca, bu özdeyiş kime hitap ediyor?

SİY, imtiyazlıların gizli bir anlaşmasıdır. Elitizmini, yüce bir kendi durumunu iyileştirme fikrinin berisinde gizleyen bir dünya görüşüdür. Bu düşünce şekline göre çalışmak, belli bir ücret ya da karşılık için yapılan bir şey değil, bir sevgi eylemidir. Eğer bu eylem ardından kâr getirmiyorsa, muhtemelen çalışanın tutku ve kararlılığı yeterli değil demektir. Bu yaklaşımın gerçek başarısı, çalışanları, emeklerinin pazara değil de kendilerine hizmet ettiğine inandırmasıdır.

Bu tarz vecizelerin kökeni genelde pek çok kaynağa dayanır , ancak SİY doğası gereği belli başlı köklere dayanmamaktadır. Oxford Reference, bu vecize ve versiyonları için Martina Navratilova ve François Rabelais’yi kaynak gösteriyor. Internetteki yazılar ise daha çok muğlak, şarklaştırılmış bir geçmişe bağlayarak Konfüçyus’a atfediyor. Oprah Winfrey ve diğerleri yıllar boyunca bu prensibe kendi repertuarlarında yer verdiler. Finans dünyası bile kendi SİY’ine sahip: Carlyle Grup’un eş-Ceo’su bu hafta CNBC’de “Yaptığınız işe aşıksanız, o ‘iş’ değildir,” diyordu.

SİY’in en önemli ateşli savunucularından biri, Apple’ın rahmetli CEO’su Steve Jobs’du. 2005’te, Stanford Üniversitesi’ndeki mezuniyet konuşmasında Apple’ın kuruluş hikayesini anlatırken konuşmasında bu yaklaşım vardı:

“Neyi sevdiğini bulmak zorundasın. Bu, sevgilini seçerken de, işini seçerken de geçerli. İşin hayatının büyük bir kısmını kaplayacak ve hayatından gerçekten memnun olmanın tek yolu yaptığının büyük bir iş olduğuna inanmandır. Büyük bir iş yapmanın tek yolu ise yaptığın şeyi sevmendir.” Bu cümlelerde defalarca ikinci tekil şahsa seslenilir. Jobs’un birey üzerine bu vurgusu şaşırtıcı değildir, zira kendisini de özel bir işçi imajı çizerek tarif etmektedir:  yaratıcı, rahat, tutkulu -bu özelliklerin tümüne ideal bir romantik aşkta da rastlanabilir. Jobs, bu karasevdalı işçi, kendisini şirketiyle öyle etkileyici bir şekilde bir araya getirir ki onun balıkçı kazağı ve kotu, tüm Apple ve onu mümkün kılan emeğin sembolü olur.

Apple’ı kendi bireysel tutkusunun sonucu olarak resmeden Steve Jobs, Apple’ın fabrikalarında çalışan isimsiz, gezegenin diğer tarafında gözlerden ırak yaşayan binlerce insanı bir kalemde silip atabilmektedir.  Halbuki Steve Jobs’un tutkusunu o insanlar gerçek kılmışlardır.

Bu silip atma teşhir edilmelidir. SİY zararsız ve değerliymiş gibi gözükürken, narsisizme varacak kadar kendine odakli bir söylemi dile getirmektedir. Jobs’un SİY formülü Henry David Thoreau’nun herkes için iş ütopik yaklaşımının karamsar bir antitezi. Prensipsiz Hayat (Life Without Principle) kitabında Thoreau şöyle diyor:

“..işçilerine iyi maaş veren bir toplumun ekonomisi iyidir, işçiler böylece sadece geçinmek için ve bayağı amaçlar uğruna çalışmazlar; bilimsel, hatta ahlaki amaçlar için de uğraş verirler. İşi para için yapan birini işe almayın, onu aşkla yapan kişiyi işe alın. ”

İtiraf etmek gerekirse Thoreau, proleterya için kaygılanacak biri değildi. (Ne kadar iyi kazanırsa kazansın, birinin “bilim ve hatta ahlak” uğruna çocuk bezi yıkayacağını hayal etmek zor.). Yine de işin karşılığının iyi düzeyde ödenmesinin ve anlamlı kılınmasının toplumun menfaatine olacağını düşünüyordu. Buna karşın 21. yüzyılın Jobscu görüşü bize içe dönmemizi söylüyor. Bizi dünyanın daha geniş bütünü ile ilgili herhangi bir sorumluluktan kurtarıyor.

Meseleyi bu şekilde izole etmenin bir sonucu, SİY yaklaşımının, çalışanlar arasında, sınıf safları içinde yarattığı ayrımdır. Sevilmeye değer işler (yaratıcı, entellektüel, prestijli) ve sevilmeye değer olmayan (rutin, entellektüel olmayan, vasat) işler olmak üzere iş iki ayrı sınıfa ayrılmış olur. Sevilmeye değer işleri icra edenler kanadını daha çok refah, sosyal statü, eğitim, toplumun etnik ön yargılarınca mübah sayılan ve politik açıdan güçlülerin oluşturduğu, az sayıda çalışanı kapsayan grup oluşturmakta.

Sevilmeyen işleri yapmak zorunda kalanlar için hikaye başka. SİY inancı ile motivasyonsuz, sevmekten başka nedenlerle çalışanlar -yani çalışanların çoğu- yok sayılıyor. Steve Jobs’ın Stanford konuşmasında olduğu gibi, sevilmeyen ancak toplumsal olarak yapılması gereken işler de aklımızdan çıkartılıyor.

Jobs’un bir gün için bile CEO olarak zaman harcamasını mümkün kılan işlerin çokluğunu düşünün bir. Yiyeceği tarladan toplanıyor, sonra büyük mesafeler katediyor. Firmasının ürünleri bir araya getiriliyor, paketleniyor ve yüklemeye veriliyor. Apple reklamları yazılıyor, hazırlanıyor, filme çekiliyor. Hukuk davaları görülüyor. Ofis çöpleri boşaltılıyor, mürekkepler dolduruluyor. Yaratılan işler çift taraflı. İşçilerin çoğu, aşık oldukları işleriyle meşgul elitler için tamamen görünmezken, bugünün işçilerinin sırtlamak zorunda kaldığı düşük ücret, yüksek çocuk bakımı masrafı gibi ağır yüklerin egemen sınıfın liberal kanadı için bile politik mesele sayılmaması nasıl tuhaf karşılanabilir?

İşlerin çoğunu görmezden gelip kalanını da sevilen iş olarak tanımlama belki de ortalıktaki en şık işçi düşmanı ideolojidir. Eğer iş diye bir şey yoksa,  işçiler neden bir araya gelip sınıf çıkarlarını talep etsinler ki?

* * *

“Sevdiğin işi yap”, kişisel zevk için kariyer seçebilmenin bir imtiyaz, sosyoekonomik sınıfın bir belirtisi olduğu gerçeğini gizlemektedir. Kendi hesabına iş yapan bir grafik tasarımcısı bile sanat okulunun parasını ödeyecek, Brooklyn’de daire tutacak ebevenylere sahip olduğu takdirde, başarısını kıskananlara SİY üzerinden ahkam kesebilir.

 

Yazının ilk bölümünü içeren kısmı aşağıdaki link’ten alınmış ve Türkçe’ye çevrilmiştir. İkinci kısmın çevirisi bittiğinde paylaşacağız.

http://www.slate.com/articles/technology/technology/2014/01/do_what_you_love_love_what_you_do_an_omnipresent_mantra_that_s_bad_for_work.html

Çeviri: Plaza Eylem Platformu 2014

 

Reklamlar

4 thoughts on “Sevmek Namına Bölüm 1

  1. Yanlis varsayimlar uzerine kurulmus zorlama cikarimlar. Bol elestiri hic cozum onerisi. Sevdigin isi yapmanin iyi yanlarindan hem kisisel hem de toplumsal acidan hic bahsedilmemis olmasi da cabasi.

  2. Çeviri için teşekkürler, değerli tespitler…
    Mikro ölçekten bakınca severek yaptığın ya da sevmeye çalıştığın iş sermayeyi etkilemiyor zannedilebilir.Ancak SİY’in tam da bizleri kendi isteğimizle bu pazar için harekete geçiren, arzularımızı etkileyen ve bunların tetik noktasını dolaylı olarak etkilen koca bir yalan olduğunu kabul etmek lazım. Tüm o iş depresyonlarımızı anlamak ve en azından kendimizle barışıp, gerçeklerle yüzleşmek için önemli bir adım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s