Kibrin arkasına gizlenmiş kibir

Şairleri ve yazarları en vurucu cümleleriyle yeniden hatırlayan yeni popüler dergiler, birer aforizma makinası gibi çalışıyorlar. Antik Yunan’daki sofistler gibi insanlara günlük yaşamda ihtiyaç duyacakları bilgeliği taşımaya gayret ediyorlar. Kişisel gelişim kitaplarının biraz daha kafası dumanlı ve ‘cool’ alternatifleri gibi görünen halleriyle az çok beyaz yakalılara hitap ediyorlar.

CVpmRbcWoAQS5DQ.jpg:large

Beyaz yakalılar da söz konusu olunca, dergilerin sosyal medyayı oldukça yoğun ve etkili kulllandığını, sosyal medya aracılığıyla popüler dergiler arasında okuyucuyla hiçbir zaman olmadığı kadar etkili düzeyde interaktif bir ilişki kurabildiklerini görmek şaşırtıcı değil. Ben görece eski Ot Dergi’yi takip ediyorum sosyal medyadan. Yazılardan bazı bölümlerin yanı sıra okuyucuların yorum ve aforizmalarını paylaşıyorlar çoğunlukla. Örneğin, bir okur, dergideki bir yazının spotunun fotoğrafını çekmiş, paylaşmış. Derginin hesabı da bu paylaşımı tekrar paylaşmış. Mesajda “Biliyorum ve güçlüyüm kibri, bilinen tüm savaşların ve cinayetlerin sebebidir” diyor okuyucu; yazının spotundaki “kibir beyaz yakalının antik Yunan’dan bugüne taşıdığı en ağır hastalığıdır” alıntısını da şahit göstermiş. Spotun üzerine muhtemelen kibirli bir genç adam figürü yerleştirilmiş. Bu güçlü kuvvetli figür, eskiden olsa pantolon askılarıyla sendikalı işçiyi anlatabilirmiş. Başka bir okur, “kahrolsun ilk kez karşısındaki her şeyden ve herkesten daha güçlü olduğunu hissedip bunu ifşa edene!” diye yanıt vermiş. Burada kaç kişinin bu üretime katıldığını takip edebiliyor musunuz: yazıyı yazan, spota ve silüete karar veren, sosyal medyada bu spotu paylaşan, bu paylaşımı dergi hesabından tekrar paylaşan, dergi hesabının paylaşımına yorum yazan… ve elbette bu paylaşımları beğeni ve tekrar paylaşımlarla yaygınlaştıran onlarca kişi daha.

Bu paylaşım beni oldukça etkiledi. Bu işe karışan 20-30 kişiyle hemfikir miyim, ya da onlar da kendi aralarında hemfikir mi, karar veremedim. Ama belli ki benimle beraber bir 30 kişi, kibirli olan insanlardan, beyaz yakalılardan yakınıyoruz. Burası biraz kafa karıştırıcı, kibirli insanlardan mı, beyaz yakalılardan mı? Tüm kibriyle Antik Yunan’dan beri var olan beyaz yakalıyı hayal ettim: Bu ben değilim, herhalde.

Ben hasta değilim mesela, ama nasıl bir hastalıktır bu? Yazıyı okumadan fikir yürütmek ne kadar zor olsa da, her aforizmanın yaptığı gibi bana apaçık iletilenin peşinden gideceğim. Buradan ilan ediyorum, tüm öznel ve hatalı yorumlamalarımdan bu aforizmayı bana iletenler sorumludur. Şöyle anlıyorum: İnsanın doğasında güçlü olma arzusu var, Antik Yunan’dan beri. Kimileri, buna karşı koyamayanlar, kendilerini çok bilgili ve güçlü zannediyorlar, hastalık böyle bir şey olsa gerek. Ancak kaderin cilvesine bakın ki, antik çağda ne olduklarını bilmiyorum ama, bugün bunlar beyaz yakalı oluyorlar! Ya da, diyelim, ofis işlerine daha uygun bulunduklarından işletmeler tarafından tercih ediliyorlar. Yoksa kibirli olup esnaflık veya kot taşlama işçiliği yapan insanlar da vardır elbette.

Bu noktada, Antik Yunan’da da böyle midir bilmiyorum ama tariflediğimiz kibirli beyaz yakalı figürü bugün toplumda kendine yer bulabilmiş, işinde gücünde insanlar olmalı. Bir başka ihtimal, cangıllarda verdiği savaşları kazanmış, kendine bir kübik veya üst kat asansörü edinebilmiş biri. Bu durumda da kibirlinin gerçekten güçlü olduğunu, en azından diğerlerinin zayıflıklarından yararlanabildiğini, sonuçta da kibirli olmanın iş hayatında işlevli olduğunu kabul etmeliyiz. Orta yol bulalım: İşverenler kibirlileri tercih ediyor, kibirliler de işe uygun olduklarını gösteriyor.

Peki alan memnun satan memnunsa ben neyden rahatsız oluyorum? Ya da başka türlü sorayım; ben niye kibirli değilim? Bir başka soru daha: Ben kibirli olmadığım için mi diğer beyaz yakalıların kibirli olmamasını istiyorum, onları kibirden vazgeçmeye davet ediyorum? İşte beni etkileyen, bu 20-30 kişiyle paylaştığım duygudan dolayı hafif bir utanca sevkeden kafa karışıklığım burada başlıyor.

***

Antik Yunan’ın savaşçıları veya cangıl metaforu, kibirli beyaz yakalı figürü, kravat ve topuklu ayakkabı elbette daha çekici ve anlatılabilir hikayelere dönüşmeye daha müsait ama, yine de kızılan, küçümsenen, nasıl oluyorsa başarılı olmasına imrenilen kibirli beyaz yakalının benden (yani bizden) nasıl ve ne kadar farklı olduğunu göstermek biraz zor. Belki bu kibri ve bu kibri tarif eden bizim gibi kibirsizleri anlamak için içinde bulunduğumuz cangıla biraz daha dışarıdan bakmak gerek.

Beyaz yakalının kibri, yani kendini güçlü görme, gösterme zorunluluğu, zayıflıklarını gizleme ve eşitleriyle paylaşmama zorunluluğu, bugünün çalışma yaşamında gayet işlevsel. Tek başına çalışmanın zorunlu olduğu, dolayısıyla herkesin kendinden sorumlu olduğu, herkesin kendi duygularını, davranışlarını, tepkilerini kendisinin yönetmek zorunda olduğu, ama bu yönetimin kalıplarının ve sınırlarının işletme tarafından kesinlikle belirlendiği, yani herkesin kendine belirli bir şekil vermek ve o şekli vermek zorunda olduğu bir çalışma disiplini altında çalışıyoruz. Çalışma artık kolektif değil, dolayısıyla sorumluluk da kolektifleştirilemiyor. Kendi bedeni ve ruhu üzerinde tam tasarruf hakkı olarak tarif edebileceğimiz Aydınlanma hayali, sınıf ve cinsiyet eşitsizlikleri gibi yapısal eşitsizlikleri dikkate almadığımız için olacak, çalışma disiplini tarafından ele geçirilmiş durumda. Zaten millet olmadan, hatta bir futbol takımı falan tutmadan birey olmayı becerememiştik, ama bugün daha ciddi bir mesele var. Bugün benzerlerin içinde kendini eritme ve topluma boyun eğme değil sorunumuz. Hatta böyle bir kolektif kimliğe kapılma, bugünün panzehiri olarak bile görülebilir. Bugün öyle yarım değil, tam bir kapılma yaşıyoruz. Birey olmak bugün, işletmenin ihtiyaçları doğrultusunda kendi kendini yöneterek işvereni bu zahmetten de kurtarmak anlamına geliyor.

Böyle bir ortamda kibir dediğimiz durum, Antik Yunan’daki gibi elimizdeki kılıç, bizi savaşa sevk eden kanımızdaki ateş olmak bir yana, ancak savunma mekanizması, arkasına sığındığımız bir kalkan olabilir. Kibir beyaz yakalının hastalığı değildir. Çalışma yaşamının hastalığına karşı, tıpkı yanlış kullanılan ama kısa vadede işe yaradığı kesin olan antidepresanlar gibi, yanlış kullanılan ama kısa vadede işe yarayan bir panzehirdir.

Kibirin, bu kurtarıcının, denize düştüğümüzde panikle sarıldığımız bu yılanın, ihtiyaç duyduğumuzda biz kibirsizlere yanaşmamasına ne demeli? Yok, bu yanıltıcı bir soru, kibir yılanı illa bize yanaşmak zorunda değil. Eğer kendisini beyaz yakalı olarak adlandırabileceğimiz başkalarına yanaşıyorsa, onları işaret ederek ve kendimizi onlardan ayırdederek benzerlerimizle küçük bir adacık yaratıp selden kurtulabiliriz. En azından ruhumuzu kurtarabiliriz. Çünkü, başkasındaki kibir, kendi kibrimizi gizlemek için iyi bir kalkandır. Ey kibirsizler, kibriniz yoksa, başkasının kibrinin arkasına sığının!

***

Aforizmalarla ruhumuz için ne büyüklükte bir adacık yaratırsak yaratalım, çalışma disiplininin yalnızlaştırıcılığından kurtulmak zor. İş yaşamında güçlü görünme zorunluluğuna karşı, zayıflıklarımızı görmelerinden çekinmeyeceğimiz sınıf arkadaşlarımızla yan yana gelerek mücadele etmek iyi bir yol, hatta tek yol bu. Fakat bu yan yana gelişlerin yanılgıdan azade sağlam birer yuva olmasını arzuluyorsak, dinlemesi zevkli beyaz yakalı hikayelerindeki yaygın beyaz yakalı figürüne karşıtlığımız üzerine inşa etmemeliyiz kendi mekanımızı. Kibirli olmamak, iyi olmak falan bizi değerli kılan tercihler değil. Arkadaşlarımızı seçmek için iyi bir kılavuz bile değil hatta. Biz bir aile değiliz, birbirimize benzemiyoruz, aramızda farklar var ve kavgalar var, ama böyle, birlikte, iyiyiz. Bizim gibi olmayanlara veya bizim gibi olanlara düşman değiliz. Bireysel bir kurtuluş, aşırı zor olduğundan değil, zaten çalışma düzeni bizim bireysel kurtuluşumuzu arzu eden bir yılan olduğu için, imkansız. Bu yılan, tek başımıza olduğumuzda sarılacak başka bir şeyimizin olmayacağını gayet iyi biliyor. İrademize bizim ellerimizle el koyan çalışma düzenine karşı yan yana gelmenin zorunluluk olduğunu kabul etmeliyiz. Yoksa, zaten kurduğumuz adacıkta da birden müdürlerin peyda oluverdiğini görürüz. Hatta bizzat kendimizi müdür olarak bulmamız da olası. Masum değiliz hiçbirimiz, hiçbirimiz.

Bu arada, hiç okumadığım, yazarını, başlığını bile bilmediğim bir yazı üzerine çok bilmişlik yapmak iyi değil, zaten bana böyle yaptığımı söylerseniz hemen reddederim. Bütün bunları, sizi ve kendimi Ot Dergi’deki yazıyı okumaya sevk etmek için yazdığımı farzedin. Tüm aforizmaseverlere iyi okumalar.

E.A.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s