Direnişteki ruj lekesi

Fotoğrafı paylaşarak “işe gittin bari çalışma” (küçük ma ile biten) yazısının hikayesini bize tekrar hatırlatan Twitter takipçimize teşekkür ederiz.isegittin

Biz beyaz yakalılar her şeyi teorileştirmeyi severiz. Aldığımız eğitimler bunu biraz mümkün kılar belki, mikro olgulardan makro sonuçlar çıkartırız. Esasında karşılaştığımız adaletsizliklerin ve ihanetin görünmezliğinden kaynaklanan içimizdeki soyut acıyla başa çıkmak için kullanırız bu melekeyi. Örneğin, agresif müdürümüzün ortadoğu coğrafyasının ikliminden etkilendiğini, arkadaşımızın el şakasının kurumsal bir şirket olamayışımızdan kaynaklandığını, bizi işe almayan genç ik’cının beynindeki nörolojik bağlantıların kararında belirleyici olduğunu düşünebiliriz. Tabii kendi hatalarımız da bundan muaf kalmaz.

Bu yazıda da küçük hikayemizi bahane edip büyük laflar edeceğiz. “Direniş” gibi büyük bir kelimeyi her gün karşılaştığımız sorunların mezesi yapacağız.

Rujla gelen çağrı

Hikaye şöyle; 1 Mayıs öncesi herkes gibi biz de o gün için bir çağrı yapmak istedik. Akşamları hiç kimselerin olmadığı Maslak bölgesinde duvar yazısı ile çağrıyı yapmaya karar verdik. 3 kişi yola çıktık. Bir önceki sene yazdığımız yazılar hala duruyordu. Acemisi olduğumuz bu işe 10 dk içinde tekrar alışıp sesimizi daha çok duyuracağız diye harflerimizi de büyüttük. 1 Mayıs’ta bir çok arkadaşımızın işte olacağını biliyorduk. Biz de “1 Mayıs’ta işe gittin bari çalışma” yazalım dedik. Bol keseden kullandığımız sprey boyamız “1 Mayıs’ta işe gittin bari çalış” yazdığımızda bitiverdi, yani “ma”sını koyamadan. Boya hiç haber vermeden, azalmadan, birden bitmişti. Ne kadar uğraşsak da o sprey kutusundan kalan iki harfi yazacak boya çıkmadı.  Yani mesela ‘kahr…’ yazmışken bitse, en azından bağzı şeylerin kahrolmasını istediğimiz anlaşılabilirdi, ama bu eksik cümle böylece kalırsa 1 Mayıs’a gelemeyenlere çalışmalarını tavsiye etmiş gibi oluyorduk. Sanki patronların 1 Mayıs mesajı olmuştu.Traji-komik halimize gülmekten şimdi ne yapmamız gerektiğini konuşmaya geçince çaresiz kaldık. “Ma”yı tükenmez kalemle tamamlamak duvar üzerinde mümkün değildi. Duvara işlemeyen tükenmez kalemle uğraşmaktan sinirimiz bozulmuş birimizin ertesi gün erkenden “ma”yı tamamlamaya gelmesi gerektiğini ve bunun kim olacağını konuşurken aklımıza “ma”yı rujla tamamlamak geldi. Ruj işe yaradı, “ma” daha küçük, başka renkte oldu ama mesaj tamamlanmıştı. Vurguyu arttırmak için mecburen rujun tamamını bitirmek pahasına ünlem işaretimizi de koyuverdik. “Ma”lı “Ma”sız hatıra fotoğraflarımızı çektikten sonra oradan ayrıldık. Bu arada geçen bir yılda “1 Mayıs’ta işe gittin bari çalışma” nın hassas, rujla yazılmış “ma” sı hala duruyor, “1 Mayıs”ı silinmiş.

Direnmek için ruj gerekli

Bu kıssanın bizdeki hissesi direnişin irade, yaratıcılık ve öznellikle beslendiği oldu.

İrade, çünkü aslında direnmek için hiçbir sebebimizin olmadığını düşünmeye meyilliyiz. Sloganımızın rujla gelen o son dokunuşu olmadan önceki hali, yani “işe gittin bari çalış” yönergesi, eşyanın doğası değil midir zaten? İşe gidince çalışmamızın önüne bizim irademizin dışında hiçbir engel çıkmaz, aksine patronların ve hayat gailesinin zorunlu sonucudur çalışmak. Çalışmak zorunludur, çalışmamaksa iradi müdahale gerektirir.

Yaratıcılık, çünkü sıradan olanın dışına çıkma cesareti göstermeden direnmemiz de çok zordur. Hakkımız olanı istemek için bile alıştırıldığımız şeyin dışına çıkmak, fark yaratmak, dikkat çekmek durumundayız. Bir de işletmelerin de gayet farkında olduğu gibi, elbette sorun çözmek için de yaratıcılık gerekir. Bu çok özel bir yetenek değil tabii ki. Hatalardan kaçınmak, sorunlara karşı koymak ve eksikleri tamamlamak için, elimize geçen herhangi bir şeyi, mesela bir ruju bir alete, hatta bir silaha çevirivermek hepimizin içgüdüsel olarak sahip olduğu bir yetenek aslında. Biri yaptığında ‘ben neden düşünemedim’ deyivermez miyiz? Aslında tek eksiğimiz iradedir çoğu zaman.

Öznellik, çünkü bizim için başka yol yok. Öznelliğimizi ifade etmeyecekse, yaratıcı olmanın ve irade göstermenin (patronlara belki olur ama) bize ne faydası olur? Bizim direnmek için işe gitmemektense işe gidip çalışmamaya daha çok ihtiyacımız var. Yazılamaya çıkmak için topuklu ayakkabılarımızı, kravatlarımızı, rujlarımızı bir kenara koyup bambaşka biri olmaya değil, iş kıyafetlerimizle ‘pankartlı yürüyüşlere’ katılmaya ihtiyacımız var. Beyaz yakalı mücadelesi henüz yeterince anlaşılmıyor; yeterince gelişkin de bulunmuyor bugün. Mücadele etmek, haklarımızı istemek için beyaz yakalı olmaktan çıkmamız ve başka bir şey olmamız bekleniyor. Oysa biz bir başkası, bir ‘biz olmayan’ için değil, kendimiz için istiyoruz hayatı. Resmiyette, yani yasada ve sendikalarda haklarımızın tanınmadığını biliyoruz, ama kendi haklarımızı kendimiz üretmeye yazılıyız. Bizim sloganlarımız da haliyle bir ‘muhalif grup’ genelliği içinde kaybolmayacak, her ne kadar anonim olsa da nevi şahsına münhasır bir insan tarafından, bir kadın tarafından, bir beyaz yakalı tarafından yazıldığını, yazanın belki de ilk kez yazılamaya çıktığını anlatacak, haliyle.

Kısacası, direnişle kendini ifade edebilir, yaratıcılığını ortaya koyabilirsin. Sana ‘başkası ol’ dediklerinde sadece direnerek sen sen olursun. Üstelik direniş, değişimdir aynı zamanda. Kendinden vazgeçmeden, ‘başkası olmadan’ değişmek direnişle mümkün. Direniş yalnızlığa da birebir. Sadece kendin için yaparken bile sadece kendin için yapmadığın nadir şeylerden biri. Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçe yaşamak için direniş gerekli bize. Direniş, bugün için geleceğini harcamaya benzemez, bugünü gelecek için efektif kullanmanı sağlar. Direniş heyecanlıdır, sıradışıdır, takım ruhudur,  Direniş zevklidir. Mutlu eder. (1 Mayıs çok güzel, gelsene!)

Peki reklamdan farkı ne?

Bu ifadelerin üslubu biraz farklı da olsa kişisel gelişim kitaplarındaki önerilere veya reklamcıların yaklaşımlarına benzediği dikkatinizi çekmiştir. Elbette bu doğru. Nasıl ki para kazanmayı patronlarımıza biz öğretiyorsak, direnmeyi de onlardan öğreniyoruz. Kapitalist iktidarın binalarını kuran eller, onun mezarını da kazıyor!

Sloganları bir yana bırakırsak, bizim farkımız öznelliğimizi, değerliliğimizi, güzelliğimizi tüketip geçmek yerine kalıcı kılmanın yollarını aramamız. Daha doğrusu, bu yollardan ancak kolektif bir şekilde geçebileceğimizin farkında olmamız. Kendimizi kurtarmak zorundayız, ama bunu tek başımıza yapamayız. Böylece ‘herkes yaşasın’, kimse çalışırken ölmesin diye direniyoruz. Çalışırken iş cinayetine kurban gidenler için, intihar edenler için, ölmeden hayatı elinden alınanlar, kredi kartına zincirlenenler, çocuklarının geleceği için kendi hayatlarından geçenler, bugün sadece yaşayabilmek için yarınlarından vazgeçenler, ofislerde ve plazalarda çalışırken duyguları, düşünceleri ve yaşam enerjileri ‘efendilerin sofrası’ uğruna rehin alınanlar için direniyoruz.

1 Mayıs yaklaşıyor

1 Mayıs yaklaşıyor. Bu 1 Mayıs’ta da herkesi çalışırken ölenleri anmaya ve kendine sahip çıkmaya davet ediyoruz. Alanda olamayanlar, tıpkı Gezi’de, Özgecan’ı kaybettiğimizde, şehirlerde bombalar patladığında, evlere top mermileri düştüğünde yaptığımız gibi, çalışmamaya, az çalışmaya çağırıyoruz. Bu sadece akıl sağlığımızı ve toplumsal anlamda sağlıklı olma arzumuzu korumamız için gerekli değil. Yas tutmaya ve direnmeye hakkımız var. İrademizi ve öznelliğimizi göstermeye hakkımız var. Vadesi dolmadan hakkımızı kullanalım, bu hepimize iyi gelecek.

Biz direnirsek herkes yaşar çünkü.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s