“Ne Malum”cu Patronlar – 2 – Zübeyde Güngör banka deneyimini anlatıyor.

design-desk-eyewear-313690

Nadide Kısa’nın arkadaşı Zübeyde Güngör yaşadığı çalışma kaynaklı tahribatı anlatıyor

27 yıl sonunda emekli oldum. Ama o tarihten 14 ay öncesine gitmek istiyorum. O zaman yani Nadide’nin beyin kanaması geçirdiği günün ertesi gün şubeye gittiğimde “ben çalışmaktan vazgeçtim” dedim. Beş aya yakın bir iznim var ve bunu kullanarak ayrılmak istiyordum. Üst yönetimdekiler tamam dedi. Bir aylık yıllık iznim bile bitmeden maalesef meme ve yumurtalık kanseri olduğumu öğrendim. Ardından kalp rahatsızlığımın teşhisi konuldu; ana damarlarımdan bir tanesi yüzde yetmiş tıkalı. Bunlar nasıl çıktı? Çünkü 4 yıl bir sendika temsilcisi olarak ve bir sendikanın en büyük bölgesinin yönetim kurulunda olan birisi olarak uğradığım mobingi size anlatamam. Dolu dizgin. Aba altından sopalar gösterilen, hakarete yeltenilmeyip ama sürekli tehdit edilen, yeri geldiği zaman her noktada vurulmaya çalışılan ama en çok da hastalıkları ile vurulan bir insandım ben. Hastalıklarımın sebebi ne sigara ne başka bir şey, tek sebep stres.

İşten atılmam için binbir tane dümen çeviriliyor, benim sendikam buna destek oluyor. Toplam 14 ayda yedi ameliyat geçiriyorum. Tamamen MBO[1] performans sisteminin getirdiği pislikler bunlar. İnsanlığımızı unuttuk, personel mantığımızı unuttuk. Sabah başlamadan WhatsApp mesajlarından tutun maillere sürekli baskı.

PEP: Ne yazıyorlar oraya?

Z: Her şey. Bugün Allah için ne yaptınız sorusu gibi “bugün banka için ne yapacaksınız? Aksiyon planınız nedir?” Dur bir güne başlayalım ya. Siz perakende tarafta bir aksiyon alamazsınız, önünüze gelecek hangi müşteri bilmiyorsunuz.

Müdürlerin çalışanlara karşı prim savaşı: “Bankacılık, beni vicdanımla sürekli muhakeme haline sokacak bir işe dönüştü.”

Z: Ben 1992 senesinde bankaya girdiğim zaman insanlar paradan para kazanmayı bilmiyordu. Paradan para kazanmayı biz 1994 yılında faizlerin yüksekliği ile öğrendik. Arkasından insanların belli bir kısmı, halktan değil, daha parası olanlar bunu öğrendi ve şu noktaya geldiler: parayı tanıyorlar, ürünleri tanıyorlar, hangi hareketi nasıl yapacaklarını biliyorlar, bunlarla ilgili özel eğitimler alıyorlar. Bu yüzden “fon sat” denince satamıyorsun. İyi tamam satayım da “piyasaya uygun değil ama” diyorsun. “Ben anlamam” diyor. “Herkes nasıl satıyorsa sen de sat” diyor. Ben satamam. Bu çok bilgili, çok parası olan müşteri yerine benim yetmiş yaşındaki teyzeme, doksan yaşındaki nineye, “sana eurobond fonu satacağım” dediğim zaman kadın “ne fonu kızım o nedir” diyor. “Ya sen al” al falan mı dememi bekliyorsun, dedirtemezsin. Çünkü sen bunu dedittirirsen ben bu sefer gece uyuyamıyorum. Satış baskısının mobingini yiye yiye gece uykularım kalmamıştı. Hayatım dengesizleşmişti. Bana sattırdıkları her ürünün sonrasında acaba bir gün kalkıp da “Allah belanı versin, senin boğazından o ekmek geçmesin” diyecek biri çıkacak mı diye kıvranıyordum. Koç’un kendi ailesine şunu söylemek isterdim görseydim; bana üç kuruş maaş veriyorlardı ama çok mutluydum. Çünkü insan yerine konuluyordum. Ünvanını, yetkini, titrini veriyorlardı. Sen kendini bir şey zannediyordun. Sen benim bütün yetkilerimi elimden aldın ve bana dedin ki sen çalışansın yerini bil. Ben de sana dedim ki “arkadaş bana MBO verme, insanca davran. Personeli MBO primi alsa ne olur almasa ne olur? Parayı kazandıran biz düdüğü çalan onlar. Ben 10 bin lira 15 bin lira MBO alırsam benim genel müdür yardımcım, genel müdürüm, bölge müdürüm neredeyse bir villa alabilecek kadar MBO alıyor. Benimle bu yüzden savaş veriyorlar zaten. İşte mobingin başlangıç noktası burasıdır. Ben yıllardır bunu anlatmaya çalışıyorum. Çukurova grubunda çalışırken bankamız derdik. Biz hayatımızda işveren ile karşı karşıya gelmedik. Çünkü biz hep kurumsal kimlikle yetişmiş insanlarız. Biz kurum için mücadele ederiz, patron için değil. Şimdi binlerce insan bağırıyor, sessiz çığlıklar atıyor ve devam edecekler. Ben Yapı Kredi Bankası’na düşman değilim. Ben sadece arkadaşlarımızın kazandıkları üç kuruşu rahatlıkla evlerine götürüp, akşam da yastığa kafalarını sorunsuz olarak koyup ertesi gün de zevkle işlerine gitmelerini istiyorum. Çocuklarının okul paralarını düşünecekler diye hayatlarından olmasınlar. On tane insan öldü, Nadide’den bu zamana kadar. İstanbul’da ölen bir arkadaşımın çok yakın bir arkadaşıyla konuştum, “bana bir neden söyle” dedim. Şubede devre sonu kapanışı yapıyor ve bir arkadaşına dönüyor, “bugüne kadar ölmedim ya bugünden sonra ölmem” diyor, ve o gece ölüyor, ne kadar tesadüf değil mi? Nasıl birileri kalkıp da bu mobing değildi diyebilir? Nadide de ölmeden bir gün önce bana “ben öleceğim” diyor ve beyin kanaması geçiriyor. Kaç kişi daha öldükten sonra herkes bağıracak? Mobing yaşadığımda, mutsuzluklarım artmaya başladığında gece uyuyamıyordum, sabahlara kadar ayaktaydım. Kızım bana soruyor cevap vermiyorum. Bu 1 – 2 yıl kadar sürdü. Bendeki huzursuzluk artınca çocuğum kulak misafiri olmaya başladı. Bir gün dedim ki “gel otur, bak bunları yaşıyorum. Bundan dolayı bu kadar agresif olmamı lütfen anla.” Herkes birbirinden Paramedya’yı okuduğunu bile saklıyor, daha ne diyebilirim ki. 2007 sonrasındaki duruma baktığımda, böylesini bilseydim herhalde bankacı olarak kalmazdım diye düşünüyorum. Yani vicdanımla beni sürekli muhakeme haline sokacak bir iş kolu bu.

PEP:  Vicdan konusu nasıl, nerelerde ortaya çıktı?

Z: Hedefsel baskısıyla. “Senin mevduatın bu kadar artmalı, fon hedefin bu kadar artmalı, karlılığın bu kadar artmalı” diyor. Ne yaparsan yap, ister ağzınla kuş tut, ister takla at. Yani ister müşteriye yalvar yakar, ister ağla, istersen abi de, amca de, ne dersen de. Sonuçta sen o işi yapmak zorundasın. Yani benim portföyümde ülkenin en büyük firmalarından bir tanesi vardı, firma olarak aldığım bir firmaydı.Çok büyük paraları vardı ama bunlar sadece mevduat müşterisiydi. Öldür allah fon yapmaz. Bana diyor ki, atıyorum, “500 milyon varlığın var. Bunun %15’i fon olmak zorunda” diyor. Arkadaş bu adam almaz, bu almayınca ben bu hedefi gerçekleştiremem diyorum. “Hayır gerçekleştireceksin” diyor. Ee nasıl gerçekleştireceğim?

M: Eskiden nasıl oluyordu peki?

Z: 2005 yılına kadar bir kredi kartı furyamız vardı. Çünkü kredi kartını yaygınlaştırmaya çalışıyorduk. Kredi kartı için “şu kadar adet sat” deniyordu. Ama bu sayıyı satmadınız diye de kimse sizi duygusal olarak dövmüyordu, kimse “siz başarısızsınız, hadi ben sizin iş akdinizi fesh ediyorum” demiyordu. Standlarda, absürt yerlerde kredi kartları satıyorduk ama bu baskı yoktu. Kalkıp da birisi size, “tutturdun tutturdun, tutturmadın çalışacak çok adam var” demiyordu.

PEP: Performans sistemi cezalandırma mekanizmasına dönüştü.

Z: Kimse sana daha Ocak ayındayken bir sonraki Mart ayında verilecek performansla seni tehdit etmiyordu. “Sen bilirsin, yaşayamazsın, bak senin gibi çook adam var” demiyordu. Seni aşağılamıyordu bir kere, ya da “sen beceriksizsin, bu işi yapamazsın, yapamıyorsun, Ahmet nasıl yapıyor, Fatma nasıl yapıyor” gibi bir şey söylenmiyordu. “Neden tutturamadın?”, “Şu sebepten dolayı”, “İyi bir dahaki ay dene.” Bitti, bu şekildeydi. Yıl sonu tutmadı mı, kredi kartından puan mı alacaksın, düşük alıyordun. Olay bitti bu kadar. Prim alma gibi bir derdimiz yoktu.

Sorgulanamaz MBO sistemi

PEP: Mbo prim sistemi nasıl işliyor?

Z: Sizin şube ortalamanız, oradaki çalışan personelinizin ortalaması. Yani diyelim ki bölge şubenize bir hedef veriyor ve bölüştür diyor. Eskiden bunu şube müdürleri yaparlardı çok önceden.

PEP: Merkezden mi geliyor kime ne verileceği?

Z: Evet merkezden geliyor. Sonra genel müdürlük çekiliyor, bölge müdürleri başlıyor hedef dağıtmaya. Size işin nasıl yapılacağını kimse göstermiyor, sadece rapor üzerinde çalışıyorlar. Girişiniz, çıkışınız, aylık ortalamanız, ne oldu, ne olacak, ortalamada yıl sonunda nereyi hedefleyebilirsiniz, eksiğiniz nedir, fazlanız nedir, her an her dakika görebilecekleri bir sistem var. Siz istediğiniz kadar kendinizi ifade etmeye çalışın “ben bunu yapamam, olmaz”, ya da “benim portföyüm bu” ya da “şöyle” ya da “böyle” deyin ama olmaz. Hedef asla değişmiyor, ancak personel arası dağılımda oynama yapılıyor. Zübeyde’den alıp Ahmet’e vermek şeklinde. İtiraz edilebilir ama o zaman bölge müdürü der ki “sizin şubeye fazla vermişim, bu fazlayı alıyorum, başka bir şubeye veriyorum” der. Yoksa kimsenin hedefi sorgulama şansı yok. “Siz yanlış hesaplamışsınız, bu kadar olmaz” diyecek bir mekanizma yok bankanın içinde.

İşçi sağlığı pahasına hedefler: İnsan öğütme makinası

PEP: Peki bu hedefler tutturuluyor mu? Yönetsel olarak bunu becerebiliyorlar yani?

Z: Evet. Becermeyeni dövüyorlar zaten.

PEP: İnsanların sağlığı pahasına?

Z: Siz dönem sonundaki gerginlikleri bilseniz 5 dk çalışamazsınız. Dönem sonu Mart, Eylül, Haziran ve Aralık sonu. Ocak 2 itbariyle hedefler hemen gelir ve siz koşturmaya devam edersiniz. 5 dk nefes almaya vaktiniz yok, bir hafta oh’layayım, nefes alayım diyemezsiniz. Artık işi günlük hedefe kadar döktüler. Mesela ben bel fıtığı ameliyatından sonra 3 ay işe gitmedim. Beynimde dolaşan tek soru şuydu “ben hedefleri nasıl yerine getireceğim?”. Çünkü yerinize arkadaşınız bakıyor. Gerekeni yapmış mıdır düşünüyorsunuz? Dönünce de deli gibi çalışıyorsunuz.

PEP: Hedefi gerçekleştiremezseniz ne oluyor?

Z: Prim alamıyorsunuz. Siz alamayınca şube müdürü de sizin yüzünüzden alamıyor, bu yüzden büyük kriz. Sürekli imada bulunuyor: “Herkes tutturdu, bir seninki eksik” deniyor herkesin yanında. Aylık olarak, genel müdürlükte performans değerlendirme toplantıları yapılır. Her şube katılır. Bölge müdürünüz, genel müdür yardımcısı, direktörünüz ve birkaç üst düzey müdür daha vardır toplantıda. Siz, şube müdürünüz ve birkaç personel onların karşısına oturursunuz. “Buradasınız, neden?” derler, siz “şu nedenlerden” dersiniz. Devam ederler “Geçerli bir sebep değil, niye, niye, nasıl yapamazsınız, peki bu şube nasıl yaptı?”. Tek taraflı bir mobing olsa amenna ama şube müdüründen mobing yiyorsun, bölge müdürünün mobingini yiyorsun, direktörünkini yiyorsun, genel müdürünkini yiyorsunuz. Pres haline geliyorsunuz. Nefes almaya gücünüz kalmıyor. Bu sistem nereye kadar gider? Ben çok uzun soluklu olacağını düşünmüyorum.

Para değil nefes almak istiyoruz

PEP: Performans ilk başta ödül mekanizmasıydı sonra ceza mekanizmasına dönüştü. Öncesindeki arkadaşlıklarınızla sonraki arkadaşlıklarınız arasında fark var mı?

Z: Çok fark var.

PEP: Sistem değiştikten sonra arkadaşınız oldu mu?

Z: Olmaz. Çünkü sistemin gereği o sizin arkadaşınız değil rakibiniz. Rakip gördüğünüz hiç kimseyle arkadaşlık yapamazsınız. Bugün arkadaşlık yaparsınız, yarın onun sizin ağzınızdan aldığı bir şeyi pat diye bir başkasına aktardığını ve sizin kuyunuzun kazıldığını bilirsiniz.

PEP: O zaman hala görüştüğünüz arkadaşlarınız daha önceden tanıdıklarınız mı?

Z: Tabii, en kısa süreli olan 20 senelik.

PEP: Özel bir soru olmayacaksa öğrenmek isteriz, işten kaynaklı antidepresan kullandınız mı?

Zübeyde: Ben antidpresanı ameliyatlarımdan sonra bıraktım. Öncesinde kutu kutu içiyordum. Başka türlü hayatla başa çıkamıyorsunuz. Uyuyamıyorusunuz. Ben antidepresan şurubu kafasına dikip içen arkadaş biliyorum bankanın içinde. 4 sene içerisinde en az 10 tane psikoloğa gittim. Bizim çalışan destek hattımız vardı. Ben onlardan randevu alıyordum, bankanın yönlendirdiği psikologlar bunlar.

PEP: Bundan sonrası için bizim yapabileceğimiz ne olabilir, ne yapmamızı istersiniz? Biz sağlık ve iş koşulları arasındaki ilişkiyi kurmak istiyoruz.

Z: İnsanların emeklerinin karşılıklarını boğazlarına dizmeden, insanca yaşayabildikleri ve huzurla gidip geldikleri bir işi olsun isterim. Yoksa hepimiz çalışmak zorundayız. Benim YKB’na ne kadar ihtiyacım varsa onun da bana o kadar ihtiyacı var.

PEP: Ne eklemek istersiniz?

Zübeyde: Sendikalara hesap sorulmalı, bu kadar olayın sonrasında ne yaptılar? Yapmıyorlarsa neden? 10 kişi ölüyor bir tane yazı bile yok. Cenazesine gelmesi önemli değil. Siz sendikacı olarak bu iştem muhteşem paralar kazanıyorsanız bizlerin sayesinde. Sendika bu durumun farkında değil mi? Gazetelere bir dünya para verip hedef baskısına hayır diyorlar. Ama sonrası? Son toplu iş sözleşmesinde insanların söylediği tek bir şey vardı: Para değil, nefes almak istiyoruz.

PEP: Teşekkür ederiz.

Röportajın ilk bölümü için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.

“Ne Malum”cu Patronlar | İş Arkadaşı Zübeyde Güngör, Nadide Kısa’yı Anlatıyor


[1] Management by objectives

Bir cevap yazın